Şifalı Bitkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şifalı Bitkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Aralık 2012 Salı
Semizotunun Faydaları
Semizotunun, kanama hastalıklarında ve peklikte çok faydalı olduğunu kaydeden uzmanlar, kanı temizlediğini, bol idrar söktürdüğünü, kanı, üre ve benzeri pisliklerinden temizlediğini, sinir krizleri ve beyin yorgunluğunu geçirdiğini, böbrekteki kum ve taşı döktüğünü bildiriyor.
Semizotunun, şeker hastalarının susuzluğunu azalttığını, şişmanlara kilo verdirdiğini belirten uzmanlar, semizotu, yeşil salata olarak yenirse faydasının fazla olduğunu ifade ediyor
Semizotu, en çok 30 cm. kadar boylanabilen bir ya da çokyıllık otsu bir bitkidir. Yuvarlağa yakın oval biçimli, yeşil renkli etli ve sulu yaprakları vardır. Bu yapraklar ile yine etli ve sulu olan yaprak sapları yenilir.
Bitkinin küçük çiçekleri genellikle sarı, bazen eflatun, pembe ya da kırmızı renkli olur. Erselik özellikler taşıyan çiçeklerinin döllenmesiyle olgunlaşan küçük kapsül durumundaki meyvelerinin içinde çok sayıda siyah renkli minik tohum bulunur. Kültür çeşitlerinin yaprakları daha irice ve yabanilerininki küçük olan semizotunun kıymalı ve pirinçli yemeği yapılır. Ayrıca semizotu yapraklan, çiğ olarak öylece ya da salatalara katılarak yenilir.
BESİN DEĞERLERİ
100 gr. taze semizotunun besin değerleri şunlardır: 32 kalori; 2 gr. protein; 3,8 gr. karbonhidrat; 0 kolesterol; 0,4 gr. yağ; 1,4 gr. lif: 4 mgr. fosfor; 40 mgr. kalsiyum; 0,2 mgr. demir; 80 mgr. sodyum; 45 mgr. potasyum; 180 IU A vitamini; 0,04 mgr. B1 vitamini; 0,03 mgr. B2 vitamini; 0,03 mgr. B6 vitamini ve 8 mgr. C vitamini.
SAĞLIĞIMIZA YARARLARI
Yukarıda sayılan besin değerlerinin yanı sıra;
* Semizotu, içerdiği yüksek oranlı lifiyle peklik (kabızlık) çekenlere iyi gelir.
* Yaşlı, hasta ve diyet yapan kişiler için çok uygun bir sebzedir.
* Semizotunun içerdiği omega 3 doymamış yağlar, balıklarınkiyle kıyaslanabilecek düzeydedir: Geleneksel olarak gut hastalığına, baş ağrısı ve bedendeki diğer ağrılara iyi geldiğine inanılmaktadır. Günümüzde yapılan bilimsel araştırmalar, semizotunun sağlığa yararlı bu etkisinin varlığını doğrulamaktadır.
* Semizotunun, kanama hastalıklarında ve peklikte çok faydalı olduğunu kaydeden uzmanlar, kanı temizlediğini, bol idrar söktürdüğünü, kanı, üre ve benzeri pisliklerinden temizlediğini, sinir krizleri ve beyin yorgunluğunu geçirdiğini, böbrekteki kum ve taşı döktüğünü bildiriyor.
* Semizotunun, şeker hastalarının susuzluğunu azalttığını, şişmanlara kilo verdirdiğini belirten uzmanlar, semizotu, yeşil salata olarak yenirse faydasının fazla olduğunu ifade ediyor.
Sayılan bütün bu etkileri için semizotu, diyete katılıp bolca yenilmelidir.
Semizotunun, kanama hastalıklarında ve peklikte çok faydalı olduğunu kaydeden uzmanlar, kanı temizlediğini, bol idrar söktürdüğünü, kanı, üre ve benzeri pisliklerinden temizlediğini, sinir krizleri ve beyin yorgunluğunu geçirdiğini, böbrekteki kum ve taşı döktüğünü bildiriyor.
Semizotunun, şeker hastalarının susuzluğunu azalttığını, şişmanlara kilo verdirdiğini belirten uzmanlar, semizotu, yeşil salata olarak yenirse faydasının fazla olduğunu ifade ediyor
Semizotu, en çok 30 cm. kadar boylanabilen bir ya da çokyıllık otsu bir bitkidir. Yuvarlağa yakın oval biçimli, yeşil renkli etli ve sulu yaprakları vardır. Bu yapraklar ile yine etli ve sulu olan yaprak sapları yenilir.
Bitkinin küçük çiçekleri genellikle sarı, bazen eflatun, pembe ya da kırmızı renkli olur. Erselik özellikler taşıyan çiçeklerinin döllenmesiyle olgunlaşan küçük kapsül durumundaki meyvelerinin içinde çok sayıda siyah renkli minik tohum bulunur. Kültür çeşitlerinin yaprakları daha irice ve yabanilerininki küçük olan semizotunun kıymalı ve pirinçli yemeği yapılır. Ayrıca semizotu yapraklan, çiğ olarak öylece ya da salatalara katılarak yenilir.
BESİN DEĞERLERİ
100 gr. taze semizotunun besin değerleri şunlardır: 32 kalori; 2 gr. protein; 3,8 gr. karbonhidrat; 0 kolesterol; 0,4 gr. yağ; 1,4 gr. lif: 4 mgr. fosfor; 40 mgr. kalsiyum; 0,2 mgr. demir; 80 mgr. sodyum; 45 mgr. potasyum; 180 IU A vitamini; 0,04 mgr. B1 vitamini; 0,03 mgr. B2 vitamini; 0,03 mgr. B6 vitamini ve 8 mgr. C vitamini.
SAĞLIĞIMIZA YARARLARI
Yukarıda sayılan besin değerlerinin yanı sıra;
* Semizotu, içerdiği yüksek oranlı lifiyle peklik (kabızlık) çekenlere iyi gelir.
* Yaşlı, hasta ve diyet yapan kişiler için çok uygun bir sebzedir.
* Semizotunun içerdiği omega 3 doymamış yağlar, balıklarınkiyle kıyaslanabilecek düzeydedir: Geleneksel olarak gut hastalığına, baş ağrısı ve bedendeki diğer ağrılara iyi geldiğine inanılmaktadır. Günümüzde yapılan bilimsel araştırmalar, semizotunun sağlığa yararlı bu etkisinin varlığını doğrulamaktadır.
* Semizotunun, kanama hastalıklarında ve peklikte çok faydalı olduğunu kaydeden uzmanlar, kanı temizlediğini, bol idrar söktürdüğünü, kanı, üre ve benzeri pisliklerinden temizlediğini, sinir krizleri ve beyin yorgunluğunu geçirdiğini, böbrekteki kum ve taşı döktüğünü bildiriyor.
* Semizotunun, şeker hastalarının susuzluğunu azalttığını, şişmanlara kilo verdirdiğini belirten uzmanlar, semizotu, yeşil salata olarak yenirse faydasının fazla olduğunu ifade ediyor.
Sayılan bütün bu etkileri için semizotu, diyete katılıp bolca yenilmelidir.
Boy uzatma için şifalı bitkiler
Şevki Güngör, katıldığı bir televizyon programında kemik erimesi ve çocuklarda boy uzamasına yardımcı olacak bitkisel önerilerde bulundu. bizde bu bitkisel öneriyi sizlerle paylaşmak istedik.
MALZEMELER
Bütün malzemeleri cam bir kaba koyup tahta kaşıkla macun kıvamına gelene kadar karıştırın. 3 yaşından itibaren bütün çocuklarda kullanabilir. küçük çocuklarda 1 tatlı kaşığı büyük çocuklarda, 1 yemek kaşığı günde 2-3 kaşık yiyebilirler.
Şevki Güngör, katıldığı bir televizyon programında kemik erimesi ve çocuklarda boy uzamasına yardımcı olacak bitkisel önerilerde bulundu. bizde bu bitkisel öneriyi sizlerle paylaşmak istedik.
MALZEMELER
- 50 gr salep
- 25 gr karanfil
- 200 gr toz keçi boynuzu
- 100 gr çavdar unu
- 25 gr tarçın
- 100 gr soya unu
- 100 gr yulaf
- 100 gr keten tohumu
- 1 kg armut pekmezi
Bütün malzemeleri cam bir kaba koyup tahta kaşıkla macun kıvamına gelene kadar karıştırın. 3 yaşından itibaren bütün çocuklarda kullanabilir. küçük çocuklarda 1 tatlı kaşığı büyük çocuklarda, 1 yemek kaşığı günde 2-3 kaşık yiyebilirler.
Gülün Faydaları
Gülün Faydaları:
Gül yapraklarının kurutulmasıyla elde edilen gül çayı; vücudu toksinlerden arındırır, insanı rahatlatır ve ferahlatır. Stresi ve vücudun gerginliğini alır.Terlemeye karşı etkilidir. Gül çayı ayrıca, bağırsakları rahatlatır ve bulantıyı keser. Gül yapraklarının kaynatılmasıyla elde edilen karışımla göze banyo yaptırılırsa göz kanlanmasını ve göz nezlesini giderir. Gargara yapılırsa ağız yaralarına ve diş ağrılarına faydalıdır. Gül yağı ve gül suyu cildi gerginleştirir ve canlılık verir. Hafif müshil etkisine de sahiptir.
Nasıl Kullanılır:
Yaygın olarak gül suyu ve gül yağı şeklinde kullanılır. Kozmetik sanayide kullanılır. Reçel olarak yenildiğinde mideyi kuvvetlendirir. Gül suyu cildi güzelleşterir. Gül suyuna batırılmış bez alna konulursa baş ağrısını giderir. Taze gül yapraklarının badem yağına batırılıp bir süre bekletilmesi ile elde edilen Gül yağı, göz çevresindeki kırışıklıklara, yarım saati aşmadan, uygulanıp temizlenirse faydalıdır.
Gülün Faydaları:
Gül yapraklarının kurutulmasıyla elde edilen gül çayı; vücudu toksinlerden arındırır, insanı rahatlatır ve ferahlatır. Stresi ve vücudun gerginliğini alır.Terlemeye karşı etkilidir. Gül çayı ayrıca, bağırsakları rahatlatır ve bulantıyı keser. Gül yapraklarının kaynatılmasıyla elde edilen karışımla göze banyo yaptırılırsa göz kanlanmasını ve göz nezlesini giderir. Gargara yapılırsa ağız yaralarına ve diş ağrılarına faydalıdır. Gül yağı ve gül suyu cildi gerginleştirir ve canlılık verir. Hafif müshil etkisine de sahiptir.
Nasıl Kullanılır:
Yaygın olarak gül suyu ve gül yağı şeklinde kullanılır. Kozmetik sanayide kullanılır. Reçel olarak yenildiğinde mideyi kuvvetlendirir. Gül suyu cildi güzelleşterir. Gül suyuna batırılmış bez alna konulursa baş ağrısını giderir. Taze gül yapraklarının badem yağına batırılıp bir süre bekletilmesi ile elde edilen Gül yağı, göz çevresindeki kırışıklıklara, yarım saati aşmadan, uygulanıp temizlenirse faydalıdır.
4 Aralık 2012 Salı
Halk arasında Gizli şeker olarak isimlendirilen durum, normal glukoz dengesi ile diyabet arasındaki metabolik durumu ifade etmektedir. Normalde açlık plazma şekerinin 110 mg/dl altında olması gerekmektedir. İşte açlık plazma şekerinin 110 mg/dl den yüksek, fakat 140 mg/dlden düşük ( yeni kriterlere göre 126 mg/dlden düşük) olması Bozuk glukoz Toleransı olarak tanımlanmaktadır. Benzer şekilde Şeker Yükleme Testi yapılan kişilerde 2. saatdeki plazma glukoz düzeyininin 140 mg/dlden yüksek, fakat 200 mg/dlden düşük olması da Bozuk glukoz Toleransı olarak isimlendirilmektedir. Bu durumdaki kişilerin gün boyu kan şekerleri normaldir ve diyabetin klasik bulguları görülmez. Bununla birlikte bu kişiler Tip 2 Diyabet için en riskli gurupta oldukları için hayat biçimlerini yeniden düzenlemeleri gereklidir.
Türkiyede 2 milyon 600 bin şeker ve 2 milyon 400 bin de gizli şeker hastasının bulunduğunu belirtilen Türk Sağlık-Sen Genel Başkanı Önder Kahveci, gerekli tedbirlerin alınmaması durumunda 2030 yılında bu sayının yüzde 50 oranında artmasından endişe edildiğini duyurdu. Konuyla ilgili olarak uzun süreden beri bir çalışma içinde olduklarını dile getiren Kahveci, tedbir alınmazsa dünyada 10 yıl içinde 388 milyon kişinin diyabetten hayatını kaybedeceğini vurguladı.
Metropol hastalığı
Önder Kahveci, Türkiye Diyabet Epidemioloji çalışması sonuçlarına göre Türkiyede 2 milyon 600 bin şeker ve 2 milyon 400 bin gizli şeker hastası bulunduğunun altını çizdi. Türkiyenin bilinen diyabet sıklık oranın yüzde 7.2 olduğunu kaydeden Kahveci, Türkiyede 20 yaş üstü bireylerde yüzde 6.9 oranında da gizli diyabet olduğunu ve bunların hiçbirisinin diyabetli olduğunu bilmediğini açıkladı. Kahveci, Bu rakamların özellikle İstanbul ve diğer büyük şehirlerde çok daha fazla olduğunu özellikle belirtmeliyim. Nitekim İstanbulda yüzde 9ları aşan bir rakam var diye konuştu.
İnsülin hormonu
Şeker hastalığı (ya da tıptaki adıyla Diabetes Mellitus), vücudumuzda insülin hormonunun hiç üretilememesine, vücudun ihtiyacını karşılayacak kadar üretilememesine, ya da üretilen insülinin yeterince etki gösterememesine bağlı olarak ortaya çıkıyor. Yani hastanın yeterince insülün üretememesi kandaki glukoz oranlarının aşırı yükselmesine sebep oluyor. Bu da başta damarlar, sinirler ve böbrekler olmak üzere vücuttaki birçok sistemin zarar görmesine yol açıyor. Sebeplerine göre bir çok diyabet tipi olmakla birlikte, vakaların çok büyük bir kısmı Tip 1 ve Tip 2 Diyabet vakaları olarak görülüyor. Tip 1 Diyabet daha çok çocuklarda ve genç erişkinlerde görülüyor. Tip 1 Diyabet, pankreasta bulunan ve insülin üreten beta hücrelerinin zedelenmesi ile oluşuyor. Hastalar, bir insülin yetersizliği olduğundan ömür boyu insülin hormonunu dışardan (enjeksiyon yoluyla) almak zorunda kalıyorlar. Bu sebeple Tip 1 Diyabet İnsüline Bağımlı Diyabet olarak da isimlendiriliyor. Genel olarak toplumdaki diyabet vakalarının yüzde 10unu Tip 1 Diyabet vakaları oluşturuyor. Çocukluk çağında Tip 1 Diyabet sıklığı ülkeler (bölgeler) arasında farklılık göstermekte ve her yıl 15 yaş altındaki 100 bin çocuktan 1-42sinde diyabet gelişiyor.
Obezler risk altında
Tip 2 Diyabet ise sıklıkla erişkinlerde ve obes (şişman) kişilerde görülüyor.Tip 2 Diyabetli hastalarda insülin salgılanmasındaki yetersizlikten çok dokulardaki insülin reseptörlerindeki rezistans (direnç) sonucunda glukoz metabolizması bozuluyor. Tip 2 diyabetin kuvvetli bir genetik yatkınlık zemininde geliştiği bilinmekle birlikte, genetik mekanizmalar tam olarak henüz aydınlatılamadı. Tip 2 Diyabetliler hastalıklarının başlangıcında ve genelde uzun süre insüline ihtiyaç duymadan hayatlarını sürdürebiliyorlar. Bu sebeple Tip 2 Diyabet İnsüline Bağımlı Olmayan Diyabet olarak da isimlendiriliyor. Genel olarak erişkin nüfusta yüzde 4-8 oranında Tip 2 Diyabet görülüyor.
Diyabet misiniz?
Diyabet tanısı, çeşitli uluslararası kuruluşların koyduğu aşağıdaki ölçütlere göre konmaktadır:
Klasik diyabet bulguları olan bir kişide herhangi bir zamanda ölçülen plazma glukoz düzeyinin 200 mg/dl den yüksek olması.
En az 8 saatlik aç (kalori almayan) bir kişide plazma şekerinin 140 mg/dl den yüksek olması. Yakın zamanda Amerikan Diyabet Birliği Açlık Kan Şekeri sınırını 126 mg/dl olarak belirlemiştir.
Şeker yükleme testinde (OGTT) 2. Saatdeki plazma glukoz düzeyinin 200 mg/dl den yüksek olması.
Belirtileri
Diyabete bağlı klinik bulgular vücuttaki karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasının bozulmasına bağlıdır. İnsülin eksikliği ve/veya insülin direnci sebebiyle hücrelere giremeyen glukoz belli bir serum düzeyini (180mg/dl) aştığında idrarla atılmaya başlar. Böbreklerden atılan glukoz beraberinde sıvı atılımını da arttırır ve sonuçta çok ve sık idrar yapma (Poliüri) olur. Vücut, Poliüri ile olan sıvı kaybını karşılamak için çok su içilir ve bu da Polidisi olarak isimlendirilir. Organizma, enerji kaynağı olarak glukozu kullanamayınca bir taraftan iştah artması yaşar, diğer taraftan yedek enerji depoları olan yağlar ve proteinleri yakmaya başlar. Bunun sonucunda da iştah artmasına rağmen kilo kaybı yaşanır. Bu klasik bulguların dışında diyabet hastalarında çabuk yorulma, görme bulanıklığı, sık deri infeksiyonu gibi bulgular görülür.
Türkiyede 2 milyon 600 bin şeker ve 2 milyon 400 bin de gizli şeker hastasının bulunduğunu belirtilen Türk Sağlık-Sen Genel Başkanı Önder Kahveci, gerekli tedbirlerin alınmaması durumunda 2030 yılında bu sayının yüzde 50 oranında artmasından endişe edildiğini duyurdu. Konuyla ilgili olarak uzun süreden beri bir çalışma içinde olduklarını dile getiren Kahveci, tedbir alınmazsa dünyada 10 yıl içinde 388 milyon kişinin diyabetten hayatını kaybedeceğini vurguladı. Metropol hastalığı
Önder Kahveci, Türkiye Diyabet Epidemioloji çalışması sonuçlarına göre Türkiyede 2 milyon 600 bin şeker ve 2 milyon 400 bin gizli şeker hastası bulunduğunun altını çizdi. Türkiyenin bilinen diyabet sıklık oranın yüzde 7.2 olduğunu kaydeden Kahveci, Türkiyede 20 yaş üstü bireylerde yüzde 6.9 oranında da gizli diyabet olduğunu ve bunların hiçbirisinin diyabetli olduğunu bilmediğini açıkladı. Kahveci, Bu rakamların özellikle İstanbul ve diğer büyük şehirlerde çok daha fazla olduğunu özellikle belirtmeliyim. Nitekim İstanbulda yüzde 9ları aşan bir rakam var diye konuştu.
İnsülin hormonu
Şeker hastalığı (ya da tıptaki adıyla Diabetes Mellitus), vücudumuzda insülin hormonunun hiç üretilememesine, vücudun ihtiyacını karşılayacak kadar üretilememesine, ya da üretilen insülinin yeterince etki gösterememesine bağlı olarak ortaya çıkıyor. Yani hastanın yeterince insülün üretememesi kandaki glukoz oranlarının aşırı yükselmesine sebep oluyor. Bu da başta damarlar, sinirler ve böbrekler olmak üzere vücuttaki birçok sistemin zarar görmesine yol açıyor. Sebeplerine göre bir çok diyabet tipi olmakla birlikte, vakaların çok büyük bir kısmı Tip 1 ve Tip 2 Diyabet vakaları olarak görülüyor. Tip 1 Diyabet daha çok çocuklarda ve genç erişkinlerde görülüyor. Tip 1 Diyabet, pankreasta bulunan ve insülin üreten beta hücrelerinin zedelenmesi ile oluşuyor. Hastalar, bir insülin yetersizliği olduğundan ömür boyu insülin hormonunu dışardan (enjeksiyon yoluyla) almak zorunda kalıyorlar. Bu sebeple Tip 1 Diyabet İnsüline Bağımlı Diyabet olarak da isimlendiriliyor. Genel olarak toplumdaki diyabet vakalarının yüzde 10unu Tip 1 Diyabet vakaları oluşturuyor. Çocukluk çağında Tip 1 Diyabet sıklığı ülkeler (bölgeler) arasında farklılık göstermekte ve her yıl 15 yaş altındaki 100 bin çocuktan 1-42sinde diyabet gelişiyor.
Obezler risk altında
Tip 2 Diyabet ise sıklıkla erişkinlerde ve obes (şişman) kişilerde görülüyor.Tip 2 Diyabetli hastalarda insülin salgılanmasındaki yetersizlikten çok dokulardaki insülin reseptörlerindeki rezistans (direnç) sonucunda glukoz metabolizması bozuluyor. Tip 2 diyabetin kuvvetli bir genetik yatkınlık zemininde geliştiği bilinmekle birlikte, genetik mekanizmalar tam olarak henüz aydınlatılamadı. Tip 2 Diyabetliler hastalıklarının başlangıcında ve genelde uzun süre insüline ihtiyaç duymadan hayatlarını sürdürebiliyorlar. Bu sebeple Tip 2 Diyabet İnsüline Bağımlı Olmayan Diyabet olarak da isimlendiriliyor. Genel olarak erişkin nüfusta yüzde 4-8 oranında Tip 2 Diyabet görülüyor.
Diyabet misiniz?
Diyabet tanısı, çeşitli uluslararası kuruluşların koyduğu aşağıdaki ölçütlere göre konmaktadır:
Klasik diyabet bulguları olan bir kişide herhangi bir zamanda ölçülen plazma glukoz düzeyinin 200 mg/dl den yüksek olması.
En az 8 saatlik aç (kalori almayan) bir kişide plazma şekerinin 140 mg/dl den yüksek olması. Yakın zamanda Amerikan Diyabet Birliği Açlık Kan Şekeri sınırını 126 mg/dl olarak belirlemiştir.
Şeker yükleme testinde (OGTT) 2. Saatdeki plazma glukoz düzeyinin 200 mg/dl den yüksek olması.
Belirtileri
Diyabete bağlı klinik bulgular vücuttaki karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasının bozulmasına bağlıdır. İnsülin eksikliği ve/veya insülin direnci sebebiyle hücrelere giremeyen glukoz belli bir serum düzeyini (180mg/dl) aştığında idrarla atılmaya başlar. Böbreklerden atılan glukoz beraberinde sıvı atılımını da arttırır ve sonuçta çok ve sık idrar yapma (Poliüri) olur. Vücut, Poliüri ile olan sıvı kaybını karşılamak için çok su içilir ve bu da Polidisi olarak isimlendirilir. Organizma, enerji kaynağı olarak glukozu kullanamayınca bir taraftan iştah artması yaşar, diğer taraftan yedek enerji depoları olan yağlar ve proteinleri yakmaya başlar. Bunun sonucunda da iştah artmasına rağmen kilo kaybı yaşanır. Bu klasik bulguların dışında diyabet hastalarında çabuk yorulma, görme bulanıklığı, sık deri infeksiyonu gibi bulgular görülür.
1 Aralık 2012 Cumartesi
Yapılan bir araştırma, ideal uyku saati olan yedi ila sekiz saat uyumayan insanlarda diyabete bağlı kan şekeri anormalliğinin ortaya çıkması ihtimalinin iki buçuk kat daha fazla olduğunu ortaya koydu. Bu optimum süreden daha az ya da daha uzun süre uyuyanlarda, diyabet riskinin daha fazla olduğu belirtiliyor. Altı yıl boyunca 276 gönüllü üzerinde çalışan araştırmacılar, buna neyin neden olduğunu bilmiyorlar. Sleep Medicine dergisinde yayınlanan araştırma bulguları, yetişkinlerin yaygın hastalıklardan korunması ve erken ölümlerin önlenmesi için gece 7-8 saatlik uykunun ideal olduğunu ortaya koyuyor. Uzmanlar, önceki çalışmalarda uyku alışkanlıkları ile obezite, kalp ve damar hastalıkları ve ölüm oranları ile bağlantılı olduğunun belirlendiğini kaydediyor.Araştırmacı Angelo Tremblay, "Bu çalışma uyku ve obezite ilişkisi üzerine olan önceki çalışmalarımızın devamı" diyor. Araştırmalar, modern dünyanın koşullarında insanların ideal olan miktarda uyumadıklarını ortaya çıkarmıştır.
Kan basıncının düşük olması nadir olarak görülen bir durumdur. Genel olarak sağlık açısından her hangi bir tehlikesi yoktur; dahası tansiyonu düşük insanların daha uzun yaşasığını ve kalp ve böbrek hastalıklarına daha az yakalandıklarına dair bulgular mevcuttur. Bununla birlikte, bazı araştırmacılar tarafından sikulatuvar asteni (dolaşım zayıflığı denebilir) denilen bir hastalık tanımlamışlar ve bunun tedavisine yönelik oalrak, kan basıncını yükselten ilaç geliştirmişlerdir.Tansiyon düşüklüğü olanlarda ani kalkışlar sırasında; hafif bir başağrısı ve zihin bulanuklığı olabilir. Bunu engellemenin en iyi yolu pozisyon değiştirirken dikkatli olmaktır.
Sürekli yorgunluk ve halsizlik hissedenlerin bazılarında sinirsel kaynaklı tansiyon düşüklüğü olduğu ileri sürülmektedir. Bu kişilerde uzun süre ayakta durmaya, egzersize veya sıcak ortamlarda uzun süre kalmaya bağlı olarak ani tansiyon düşmeleri meydana gelmektedir. Johns Hopkins Universitesinde gerçekleştirilen bir çalışmada, bu tür rahatsızlığı olanlara bol-tuzlu diyet ve kan basıncını yükselten ilaç vermeyi müteakip hastaların %75 inde, yorgunluk şikayetlerinin ortadan kalktığı gözlenmiştir.
Benzer bir durum yaşlılarda da meydana gelebilir. Yaşlılarda özellikle yemeklerden sonra kanın sindirim organlarına hücum etmesine bağlı olarak, bir halsizlik hissedilebilir. Bu duruma yemek-sonrası tansiyon düşüklüğü adı verilir ve genellikle tansiyonu yüksek olan hastalarda gözlenir. Bu kişilerde asıl problem, kan basıncının yüksekliğinden dolayı, göreceli olarak dolaşımda azalmış olan kanın hayati organlardan olan beyne pompalanmasının azalmaya uğramasıdır. Eğer böyle bir probleminiz varsa, günde en az 6 bardak su içerek damar içinde dolaşan kan miktarını arttırın ve yemeklerden sonra az bir miktar yürüyün.
Kan basıncı düşük olan yaşlılarda ölüm oranının daha fazla olduğunu iddia eden araştırmacılar bulunmakla birlikte, sorunun kanbasıncından kaynaklanmadığını öne sürenler de vardır; bunlara göre sorun kalpten kaynaklanmaktadır ve tedavi edilebilmektedir.
Amerikan Kozmetik Cerrahi Derneği doktorları ve hastaları uyararak saç çıkartan şampuanları kullanırken aynen bebeklerde olduğu gibi sadece başın yıkanmasını, yıkama işleminde şampuanın vücuda gelmemesine dikkat edilmesini önerdi. Bu bilgi ve uyarının gönderilme sebebi saç çıkartan şampuanların uygulama esnasında, bilhassa da durulanırken yüzünüze ve vücudunuza temas etmeleri halinde kıllanmaya sebep olduğu vakaların tespit edilmesi ve bu vakaların artmasıdır. Amerikada saç çıkartıcı şampuan kullanan hastalarda yüz kıllanmasında çok fazla bir artma gözlenmiştir.
Saç çıkartan bir şampuan kullanıyorsanız saçların durulanma suyunun bile vücutla temas etmemesi konusunda hassas olunmasını tavsiye eden Amerikalı doktorlar ya başın berberlerde olduğu gibi arkaya doğru ya da daha rahat etmek için duş esnasında öne doğru eğilerek yıkanmasının yan etkilerden korunmak için yeterli olacağını söylüyorlar.
Amerika'da bu konuda yakın zamanda çalışmalar yapan Dr. Ziya Şaylana göre bu saç çıkartıcı şampuanlar mevcut incelmiş saçlarda %45 oranında başarı sağlamalarına rağmen saç dökülmeleri (kellikleri) 2 seneden fazla olanlarda başarılı olmamaktadırlar. Bu hastalarda saç kökleri artık tedaviye cevap veremeyecek kadar zayıflamışlardır.
En son bulgulara göre erkeklerde, sanıldığını gibi erkeklik hormonu fazlalığının saç dökülmesi ile bir ilgisi yoktur. Saç dibinde bulunan bir enzim (DHT) hatalı ise o zaman testesteron seviyesi az bile olsa saçlar dökülmektedir. Geçtiğimiz yüzyılda köselerin saçlarının dökülmemesi erkeklik hormonu eksikliğine bağlanmış ama günümüz bulgularıyla bu hipotez çürütülmüştür.
Uzmanların önerdiği yöntemler arasında kafa derisine masaj yapılarak kan dolaşımının arttırılması saçlarınızı kuvvetlendirdiği bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Ayrıca saçın ömrünü kısaltan boya, jöle gibi kimyasal maddelerden kaçınmak da yine doktorların tavsiyeleri arasındadır.
Sık sık saç taramanın kellik riskini artırdığı bildirildi. İsrailli bir cildiye uzmanının yaptığı araştırma, çok sık taramanın saç derisini güçlendirmek yerine saç dökülmesine yol açabildiğini ortaya koydu. Araştırma kapsamında 14 kadın, haftalar boyu her gün tarama sırasında dökülen saç tellerini saydı. Sonuçta, saçın ne kadar fazla taranırsa o kadar fazla döküldüğü ortaya çıktı.
Haaretz gazetesinde yayımlanan araştırmanın sorumlusu Kudüs'teki İbrani Üniversitesinde görevli doktor Alexandre Kirdman, günde iki defa saç tarayan kadınların, günde bir defa saç tarayan kadınlara oranla üç kat fazla saç kaybettiklerini belirtti.
Kirdman, "Sonuç beni şaşırttı, çünkü tıp çevrelerinde tarak kullanımının saç derisindeki kan dolaşımını iyileştirdiği ve saç kaybını azalttığı kabul ediliyordu" dedi.

Güzelliğin ve yüz ifadesinin en önemli unsurlarından biri olan gözler, yaşın ilerlemesiyle birlikte deforme olabiliyor. Göz kapaklarında düşme ve gözaltı torbaları en güzel gözlere bile gölge düşürüyor ama basit estetik müdahalelerle yıllara meydan okuyan canlı ve sağlıklı bakışlara sahip olabilirsiniz. Estetik ve Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Erol Kışlaoğlu, göz çevresi estetiği hakkında merak edilenleri anlatıyor
Göz çevresi sorunlarının lokal anestezi ile acısız ve çok kısa sürede düzeltilebileceğini söyleyen Prof. Dr. Kışlaoğlu Göz kapağı yaşlanmaya bağlı olarak ya da kalıtsal nedenlerle çok genç yaşlarda da torbalanabilir. Bazen de göz kapağı derisinde torbalanma olmadan sadece sarkma ya da gevşeme görülebilir. Tüm bunlar kişiyi yorgun ve yaşlı gösterir. Bu durumun estetik görünüm bozukluğuna neden olması yanında, sarkık haldeki üst göz kapaklarının gözün önünü kapatması kişinin görmesini de engelleyebilir dedi.
Göz Kapağı Ameliyatı Nasıl Yapılır?
Göz kapağı estetiği ameliyatı ya da blefaroplasti, göz kapaklarına uygulanan estetik cerrahi girişimdir. Alt ve üst göz kapaklarından fazla sarkma ve torbalanmaya neden olan deri fazlalıkları çıkarılır ancak çıkarılan doku miktarlarının çok iyi planlanması gerekir diyen Prof. Kışlaoğlu, operasyon sırasında yapılanları şöyle açıkladı; Estetik göz kapağı ameliyatı ile fazla deri alınır ve ayrıca fıtıklaşmış yağ dokusu önündeki zar kuvvetlendirilir. Bu şekilde hem güzel bir görünüm elde edilir hem de kişinin rahat görmesi sağlanmış olur. Göz kapağı estetiği lokal anestezi ile yapılır ancak hastanın talebine göre veya başka işlemler de yapılacaksa genel anestezi altında da yapılabilir. Hastanın mevcut şikâyetlerine göre sadece üst veya alt kapaklar ya da her ikisi de aynı anda ameliyat edilebilir. Ameliyat ortalama 11,5 saat sürer
Operasyon Sonrası İz Kalıyor mu?
Üst göz kapağı için kesi göz kapağının katlanma yerinden yapılır. Üst göz kapağında gizli bir dikiş ve alt göz kapağında kirpik dibinde kendiliğinden kaybolan dikişler vardır. Bu nedenle iz görünmez. Ayrıca göz kapakları insan derisinde en az iz bırakan bölgelerdendir. Ameliyat sonrası ödem oluşumunu önlemek için göz 1 saat kapalı tutulur. Hasta hemen evine dönebilir. Herhangi bir sargı ya da pansuman söz konusu değildir. Hasta iki gün sonra banyo yapabilir, doğal ihtiyaçlarını rahatlıkla giderebilir. Dört gün sonra üst göz kapağındaki dikiş alınır. Bu süre zarfında hasta güneş gözlüğü takarak günlük hayatına devam edebilir. Bu operasyon tek başına uygulanırken kaş kaldırma ve yüz germe operasyonları ile kombine edilebilir.
Yeni Göz Kapağı Şeklini Ne Kadar Korur?
Genellikle bu operasyonlar iyi sonuç verir ve revizyon (yeniden cerrahi girişim) nadiren gerekli görülür. Göz kapaklarının yeni şekli, yerçekimi dolayısıyla bazen 510 yıl bazen de ömür boyu dayanır.
Prof. Dr. Erol Kışlaoğlu
Estetik ve Plastik Cerrahi Uzmanı
Sponsor Reklam
Güneş ışınlarının etkisi ile oluşan pigment artışı ciltte geniş leke görüntüleri oluşturur. Ayrıca sivilce izleri,hamilelik,aşırı antibiyotik kullanma,yanlış kozmetik ürünleri gibi sebepler ciltte lekelerin oluşmasına neden olmaktadır. Bitkisel ürünlerle ise lekeler, çeşitli yöntemlerle bir süre içersinde kalıcı sonuçlara ulaşıyor. Aynı zamanda bu bitkisel ürünler uygulanırken ciltte herhangi bir tahriş veya kızarıklık yapmaması avantajdır.3 ay düzenli uygulanan bitkisel peelinglerle ciltte yeniden yapılanma ve lekelerin büyük ölçüde açıldığı gözlemlenir. Kimi lekeler ,sivilce izleri ve benzeri tarzındaki sorunların halledilmesi için üst derinin bir tabaka temizlenmesi zorunludur. Peeling adını verdiğimiz cilt soyma işlemini bitkilerle uygularken kesinlikle cilde aşırı bir uygulama yapılmamalıdır. Cilt yapısına uygun bitkisel kürlerle bu işlem uygulanmalıdır.
Yağlı Ciltler İçin
Öncelikle cilt bitkisel bir temizle jeli ile temizlenmeli,arkasından ince bir tabaka kayısı yağı sürülmelidir. Birer avuç kekik,papatya,limon ve biberiye bitkileri,1/2 Lt. Gülsuyunda,1 taşım kaynatılarak süzülür. Daha sonra 2 avuç yeşil kilin içerisine süzülen bitki ekstresi ile katı bir bulamaç ile oluşturulur.1 kahve kaşığı adaçayı esansı ilave edilir. Hazırlanan bu karışım ile 4 hafta ,haftada bir olmak üzere uygulanır. Bu uygulama sonra bitkisel tonik ve nemlendiricisi sürülmelidir.
Kuru Ciltler İçin
Cilt yapısına uygun bir temizleme sütü ile cilt temizlenmelidir. Arkasından göz altı hariç,tüm cilde avokado veya jojoba yağı sürülüp emilimi beklenmelidir. Birer avuç at kuyruğu,mücver çiçeği,bir parça avakado meyvesi,papatya ve hatmi bitkileri ½ Lt. Gülsuyunda 1 taşım kaynatılarak süzülür. hazırlanan bitki ekstresi,2 avuç toz yosun veya soya unu ile bulamaç yapılarak,içerisine 1 tatlı kaşığı arı sütü ilave edilmelidir. Haftada 1 gün olmak üzere 4 hafta boyunca bu maske uygulaması yapılmalı,daha sonra bitkisel bir onarıcı ürün sürülmelidir.

Kışın soğuk günleri hızla yaklaşıyor. Güneş, kum, deniz, tatil derken aynalardan epey uzak kaldınız. Yaz günlerinde yaşadığınız rehavetin ardından hem kendinizi hem de cildiğinizi kış aylarının zorlu koşullarına hazırlamaya başlamanın tam vakti.
Hazırlıklara öncelikle evde yapabileceğiniz rutin bakım uygulamalarıyla başlayın. İşte size Estetik Medikal Hekimi, Estetik Koçu ve Beslenme Danışmanı Alp Mamaktan cilt bakımıyla ilgili öneriler ve minik sırlar...
Cilt bakımının temelinde, cildinizi tanımanız yatıyor. Cildiniz o anda yağlı, normal, karma cilt tipi olabilir veya kuru, hassas ve güneşten etkilenmiş olabilir. Unutmayın ki cilt tipiniz değişkenlik gösterebilir ya da mevsimsel etkilerle aynı zamanda hem kuru hem de güneşten zarar görmüş olabilir. Bu konuda yanılmamak için en iyisi bir doktordan yardım almak; böylelikle hem cildinizi tanımış olur hem de doğru ürünleri seçerek doğru bakımı yapabilirsiniz. Cildinizi tanıdıktan sonra sıra geldi bakım aşamalarına... Cildinizi kışa hazırlayacak temel cilt bakımı temizlik, soyma, nemlendirme ve güneşten koruma olmak üzere dört basamaktan oluşuyor.
Temizlik (Kirden arındırma) : Sürekli makyaj, hava kirliliği, rüzgarın getirdiği toz tanecikleri veya bulunduğunuz ortamdaki havalandırma sistemi nedeniyle yoğun kirlenmeye maruz kalan cildiniz için temizlik çok önemli. Krem ve jel tarzı yüz temizleyiciler iyi bir seçim olacaktır. Eğer cildiniz çok yağlı ve akneye yatkın değilse sabun tarzı temizleyicilere yönelmeyin, çünkü cildinizi aşırı kurutabilirsiniz. Suyla temizlemeye gerek bırakmadan sür-sil tarzı kremler olsa da porları düzenlemesi ve cildi kirden tam arındırması için mutlaka yıkama içeren bir ürünü tercih etmeniz yerinde olur. Yüz yıkarken ılık su kullanmak da yine önemli bir nokta, asla sıcak veya soğuk su kullanmayın. Eğer size hissettirdiği ferahlığı seviyorsanız tonikleri de cilt bakımında kullanabilirsiniz. Cilt ve makyaj temizleme toniği olarak gülsuyu kullanabilirsiniz, gözeneklerinizin daha iyi göründüğünü farkedeceksiniz.
Soyma (Derinlemesine Temizlik) : Derinlemesine temizlik, haftalık cilt bakımınızda yer alması gereken işlemlerden biri. Erkeklerde cilt sarkmasının ve lekelerin daha az olmasının yanısıra ciltlerinin de daha nemli kalmasının en önemli nedenlerinden biri her gün traş olarak bir anlamda cilt soyma işlemi yapıyor olmaları. Sizin de haftalık olarak yapacağınız soyma işlemi uzun vadede cildinizin daha nemli ve parlak olmasını sağlar, yaşlanma sürecini hücreleri yenileme yönünde uyararak geciktirir. Retinoic asit türevleri, kimyasal peeling ve mikrodermabrazyon gibi bir çok yolla soyma uygulamaları yapabilirsiniz. Haftada bir uygulama ile cildinizde gerçek bir fark yarattığınızı göreceksiniz. Cilt yüzeyinizdeki ölü hücreler temizlenecek ve çok daha canlı bir görüntü elde edeceksiniz.
En kolay uygulayabileceğiniz yöntem mikrodermabrasyon. İnce granüller içeren jeller ve kremler iyi bir seçim olacaktır. İnce granüller içeren jeller ve kremleri tercih etmenizde yarar var, çünkü büyük granüller ciltte yırtılmalara neden olabilir. Ayda bir kez doktorunuza uğrayarak uygulatabileceğiniz kimyasal peelingler yaklaşık beş yaş daha gençleşmenizi sağlayabilir. Ayrıca, doktorunuza reçete ettirerek kullanabileceğiniz A vitamini türevleri olan retinoik asitleri de çok kısa sürede cilt renginizi düzenleyerek kollajen üretiminizi destekleyecektir. Mucizevi etkileri olan retinoik asit türevlerini uygulamak için sonbahar tam zamanı.
Nemlendirme : Ne kadar nemlendirmenizi gerektiğini size en iyi cildiniz söyleyebilir. Eğer gerginleşmeye başladıysa ciddi bir nem azlığı sözkonusudur. İnce bir tabaka halinde yaşınıza ve cildinize uygun bir nemlendirici kullanın. Eğer menapoz etkileri kendini gösterdi ise bitkisel östrojen destekleyici ürünler içeren kremleri de tercih edebilirsiniz.
Ağız çevresi, göz altı, dudak ve boyun bölgesinin çok daha ince bir yapıda cilde sahip olduğunu unutmayın. Göz altları gibi az yağ dokusuna sahip olan bu bölgeleri özellikle desteklemelisiniz; kimse genç görünen bir yüzde solgun dudaklar ve yaşından büyük görünmesine neden olan boyun ve dekolte bölgesine sahip olmak istemez.
Güneşten koruma : Ciltte oluşan kırışıklıkların, cilt lekelerinin en önemli nedeni güneş... Kışın hatta kapalı havalarda bile güneş koruyucu kullanmanız cildinizi korumak için son derece faydalı olacaktır. En basit olarak, bir nemlendiriciyi sabah-akşam uyguladıktan sonra sabahları en az 15 SPF içeren bir güneş koruyucunun ince bir tabaka halinde cildinize yumuşak hareketlerle yedirin ve her iki saatte bir bunu yenileyin. Makyaj üstüne uygulama yapmak isterseniz sprey tarzı bir güneş koruyucu da kullanabilirsiniz.
Dr. Alp Mamak, rutin cilt bakımını önerilerine bir de yine evde uygulayabileceğiniz pratik maske ekliyor. Cildinizi ılık suyla ıslattığınız bir havlu ile dinlendirin ve porlarınızı açın. Ardından cildinize bal sürerek yaklaşık 15 dakika bekletip sonra ılık su ile yıkayın. Bu maskeyi de haftada bir uygulayın. Işıldayacaksınız!
Kış aylarında bile günlük yaşamı çekilmez hale getiren el, kol ve koltuk altı bölgelerindeki aşırı terleme bozukluğu, yarım saatlik basit bir cerrahi müdahaleyle ortadan kaldırılmaktadır.Kişinin günlük aktivitelerini olumsuz etkileyip psikolojik sorunlara yol açarak toplumdan uzaklaştırabilen bir hastalık olan hiperhidrozis, yani aşırı terleme bozukluğundan cerrahi müdahaleyle kalıcı olarak kurtulmak mümkündür. Botoks, iontoferez gibi tedavi yöntemlerinin, el, ayak, koltuk altı, sırt ve yüz kısmındaki aşırı terleme sorununu tamamen çözemez, geçici süre azaltabilir. Ayrıca bu tedavilerin kısa ve orta vadede tekrarlanması gerekmektedir.
Guatr, obezite, bazı metabolik hastalıklar ve bunların tedavisi için kullanılan bazı ilaçlar, sempatik sinirlerdeki aktiviteyi arttırarak vücudun el, ayak, sırt, koltuk altı ve yüz bölgesinde aşırı terlemeye neden olabilirler. Ancak bu gibi durumlar dışında meydana gelen aşırı terlemeye hiperhidrozis (aşırı terleme bozukluğu) teşhisi konulmaktadır. Hastalık, vücutta ter bezlerini kontrol eden sempatik sinir sistemi aktivitesinde artış ile ortaya çıkmaktadır. El ve ayaklarda daha yoğun olan terlemenin belirtileri, özellikle heyecanlı kişilerde, genç ve orta yaş grubunda daha fazla görülmektedir.
Genellikle aşırı terleme şikayeti olan hastalara çeşitli testler yapılarak organik rahatsızlıklarla ilişkisi araştırılır, herhangi bir ilişki tespit edilemediği zaman da bu hastalar psikiyatrik ve psikolojik takibe alınırlar. Bu durumdaki hastalar, toplumsal anksiete, sosyal fobi gibi tanılarla uzun süre ilaç tedavisi görürler. Bu tedavilere rağmen, aşırı terlemenin belirtileri ortadan kaybolmamaktadır. İşte bu tip hastalar tipik hiperhidrozis hastalarıdır. Basit birkaç test yapılarak bu teşhis kolaylıkla ortaya konulabilir.
Aşırı terleme hastalığının cerrahi müdahaleyle tedavisi nasıl yapılıyor? Ne kadar sürüyor? Riskleri var mı? Hasta, cerrahi müdahaleden ne kadar sonra sağlığına kavuşuyor?
Aşırı terleme bozukluğunun tedavisinde geçerli olan en etkili ve kesin tedavi şekli cerrahi uygulamadır. Ancak bu şekilde sempatik sinir bütünlüğünün belli seviyelerde bozulmasıyla, bu sinirler tarafından etkilenen vücut bölgelerinin aşırı terlemesinin normal terleme düzeyine indirilmesi söz konusudur. Eğer el, koltuk altı ve sırt etkilenmiş ise Göğüs Cerrahisi Uzmanı tarafından, genel anestezi ile göğüs yan duvarına yapılacak bir veya iki adet yarım santimlik kesiler ve bu deliklerden girilerek özel aletler ve teknikler yardımı ile sempatik sinirin bu bölge için olan aşırı etkisi ortadan kaldırılır. Kapalı ameliyat teknikleri (endoskopik sempatektomi) kullanılarak kolaylıkla ve sorunsuz gerçekleştirilen operasyon 20-30 dakika sürmektedir. Ameliyattan göğüs dreni takılı olarak çıkan hasta, ertesi gün dreni alındıktan sonra taburcu edilmekte ve bundan sonra aynı gün günlük aktivitelerini rahatlıkla yapabilmektedir. Tek taraflı yapılan bu işlemin daha sonra diğer taraf için de tekrarlanması en doğru ve geçerli olanıdır. Artık tüm dünyada geçerli olan görüş, sempatik sinir bütünlüğünü kısmen bozmaktır. Bu sinir bütünlüğünün geniş olarak bozulması, ellerde kaybolan terlemeyi vücudun başka yerlerinde yan etki olarak ortaya çıkarabilmektedir. Yapılan klinik çalışmalar da bunu doğruluyor. Sempatik sinir bütünlüğünün bozulması, geçici veya kalıcı felç, his kaybı gibi birtakım rahatsızlıklara yol açmaz. Her cerrahi müdahalede olduğu gibi endoskopik sempatektominin de önceden, kanama, hava kaçağı gibi hesaplanamayan riskleri, deneyimli göğüs cerrahlarının yaptığı ameliyatlarda minimuma inmektedir. Daha önce geçirilmiş olan akciğer hastalıkları, cerrahi müdahalenin endoskopik yöntemle yapılmasını zorlaştırabilmektedir, çok nadir de olsa ek bir cerrahi operasyon gerekebilecektir.
Op.Dr. Oryal Erdik
Göğüs Cerrahisi Uzmanı
Universal Hospital Kadıköy
Tetanos normalde toprakta yaşayan bakterilerin neden olduğu bir hastalıktır. Bu bakteriler genelde hayvan dışkısı içeren toprakta bulunabilirler. Kesik, çizik, sıyrık veya bir şeyin cilde batması sonucunda tetanos mikrobu kana karışabilir. bağışık olmayan bir insanda diken batması gibi ufak bir yara dahi tetanosa neden olabilir. insan her yaşta tetanos olabilir.Belirtiler:
Önceleri baş ağrılı huzursuz bir devre geçirilebilir. Asıl belirtiler ağrılı adale kramplarıdır. Bunlar özellikle boyun ve çene kaslarında görülürler. Daha sonra gövdedeki kaslar sertleşir ve kramplar oluşur. nefes almada güçlük meydana gelir. Bazen ateş olabilir. Mikrobun alınmasından sonra 5-20 içinde belirtiler ortaya çıkar. Bu durumu genellikle havale nöbetleri takip eder. Bazı insanlar bu hastalıktan ölebilir. Halen yüzde yüz etkili bir tedavisi yoktur.
AŞI:
Bebeklere yapılan karma aşı difteri, tetanos ve boğmacaya karşıdır. Bu aşının yapıldığı çocuklar tetanosa karşı temel bağışıklık kazanırlar. Ancak bu bağışıklık zamanla azalacağından tetanos aşısının belirli aralıklarla ömür boyu tekrarlanması gerekir. Herkes on yılda bir aşı olmalıdır.
Yaralanma ve Isırılmalarda:
Özellikle derin, kötü bir şekilde çizilmiş, sıyrılmış veya kirlenmiş yaralanmalarda tetanos aşısı için bir sağlık birimine müracaat edilmelidir (hayvan ısırıkları, ağır yanıklar veya sokak pisliği - toprak bulaşmış sıyrıklarda).
Aşağıdaki durumlardan birisi varsa aşı olmanız gerekir;
- Temel aşı programının üzerinden 6 veya daha çok yıl geçmişse.
- Bağışıklığı tazelemek için yapılan aşının üzerinden 5 veya daha fazla yıl geçmişse
- Hayatınızda hiç tetanos aşısı olmadıysanız.
İngiltere'de Hijyen Konseyi tarafından 8 ayrı ülkedeki evlerden alınan örneklerin laboratuvar incelemesi yoluyla yapılan araştırmanın sonuçları, milyonlarca evde mutfak musluğunun, tuvaletteki sifon kolundan çok mikrop taşıdığını ortaya koydu.Araştırmada, mutfak lavabosunda kullanılan bezlerin yüzde 80'inin de tehlikeli bir ''bakteri karışımı'' içerdiği ortaya çıktı.
Yapılan incelemeler, mutfak musluklarının üçte birinin hijyen koşullarına uymayacak biçimde bakteri taşıdığını, buna karşılık tuvaletlerdeki sifon kollarının ise yüzde 15'inde aynı durumun söz konusu olduğunu kanıtladı.
Uzmanlar, yüzde 14 oranındaki mutfak musluğunun öldürücü de olabilen koli basili taşıdığını, bu oranın tuvaletlerdeki sifon kollarında ise yüzde 6 olarak tespit edildiğini belirtti.
Zatürreye yol açan bakterinin mutfak musluklarının yüzde 8'inde tespit edildiğini söyleyen uzmanlar, mutfak musluklarının beşte birinde de bezlerin kötü kokmasına da yol açan pseudomonas adlı bakterinin bulunduğunu kaydetti.
Bütün bu mikropların sık yıkanmayan eller vasıtasıyla yayıldığına işaret eden uzmanlar, gıda zehirlenmesine yol açan campylobacter ya da salmonella gibi bakterilen ise, en çok mutfakta kullanılan bezler aracılığıyla yayıldığına dikkat çekti.
Uzmanlar, bakterilerin en kolay yuvalanıp yayıldığı diğer ev eşyaları arasında bebeklerin mama sandalyeleri, doğrama tahtaları, TV'lerin uzaktan kumanda cihazları ve telefonların bulunduğunu da bildirdi.
Uzmanlar, inceleme yapılan evlerden yüzde 75'inde sürpriz bir sonuçla karşılaştıklarını, bu evlerde tuvaletlerin kapı kollarının son derece temiz çıktığını, bu sonucun da tuvalet kapı kollarını evlerde üzerinde bakteri araştırması yapılan en temiz yer haline getirdiğini söyledi.
Hijyen Konseyi yetkilileri, sonuçları ''vahim'' olarak nitelerken, özellikle bütün dünyada domuz gribiyle mücadele edilen şu günlerde, ellerin yıkanması ve evlerdeki belli yüzeylerin sık sık dezenfekte edilmesinin büyük önem taşıdığını vurguladı.
Hijyen Konseyi Başkanı John Oxford da yaptığı açıklamada, ''Önemli noktaları dezenfekte etmek, bugünlerde her zaman olduğundan çok daha büyük önem taşıyor'' dedi.
Herkesin hijyen koşullarına dikkat ederek kendisi ve ailesi için enfeksiyon zincirini kırmasının mümkün olduğunu da belirten Oxford, ellerin sık sık yıkanması gerektiğini hatırlattı.
Dettol adlı temizlik malzemesi üreticisi tarafından desteklenen araştırma İngiltere, Avustralya, Almanya, Hindistan, Malezya, Suudi Arabistan, Güney Afrika ve ABD'deki evlerde yapıldı.
Kolera, Vibrio cholerae isimli bakterinin neden olduğu bağırsak enfeksiyonuna bağlı olan, akut ve şiddetli ishal ile seyreden bir hastalıktır. Gelişmiş ülkelerde kolera salgınları artık pek sık yaşanmazken, temiz suyu bulmanın zor olduğu ve kanalizasyon sistemlerinin tam olarak gelişmediği 2. ve 3. dünya ülkelerinde büyük çaplı kolera salgınları yaşanabilmektedir.Etken: 01 ve 0139 serogruplarına ait Vibrio cholera bakterileri.
Bulaşma Yolu: İnfeksiyon, infekte olmuş kişilerin kusmuklarıyla veya dışkılarıyla dolaylı veya dolaysız yoldan kirlenmiş su ve besinlerin tüketilmesi ile meydana gelir. Kolera sadece insanları etkiler, konak bir hayvan ya da vektör bulunmamaktadır.
Hastalığın Seyri: Ciddilik durumu değişen akut bir bağırsak hastalığıdır. Hafif vakalarda sadece ishal görülür. Daha şiddetli vakalarda, aniden başlayan, bol miktarda sulu ishal, buna eşlik eden mide bulantısı ve kusma; bunların sonucu olarak da dehidratasyon görülür.Tedavi edilmeyen şiddetli vakalar, dehidratasyonun dolaşımı çökertmesine ve birkaç saat içinde ölüme sebep olur.
Coğrafi Dağılım: Yeterli sıhhi donanıma ve temiz içme sularına sahip olmayan yoksul ülkelerde ve altyapının tamamen hasara uğradığı savaştan yeni çıkmış ülkelerde görülür. Özellilkle Afrika ve Asya da, daha az olmak üzere Orta ve Güney Amerika da gelişmekte olan ülkeler bu hastalıktan etkilenmektedir.
Yolcular için Risk: Kontamine su ve yiyecekten kaçınılmasına ilişkin basit önlemler alınması halinde, ciddi anlamda kolera riskiyle karşı karşıya değildirler. Son zamanlarda bulunan yeni aşılar pek çok yolcu için gerekli değildir. Temiz içme suyu ve yiyeceğin hassasiyetle seçilmesi kolerayı önlemede aşıdan daha önemlidir; aşılı yolcu da yiyecek ve su konusunda dikkatli olmalıdır. Aşılama özellikle artan hastalık riski altında bulunanlar, daha çok mülteci bölgelerinde acil bakım ve sağlık çalışanlarıdır.
Profilaksi: Bazı ülkelerde yolcuların ve mesleki risk grubu altındaki kişilerin kullanması amacıyla, ağızdan alınan kolera aşıları mevcuttur.
Önlemler: Diğer ishalli hastalıklardaki gibidir. Mikrop bulaşma ihtimali bulunan gıda, içecek ve içme sularını tüketmekten kaçınılmalıdır. Şiddetli ishal durumlarında dehidrasyonla mücadele edebilmek için oral rehidrasyon tuzları kullanılmalıdır.

Kapalı ortamlarda kolayca yayılan kabakulak hastalığı her ne kadar çocuklarda sıklıkla rastlansa da yetişkinlerde de bazen kalıcı izler bırakabiliyor. Bu nedenle kabakulağın çocukluk döneminde, hatta okul öncesi çağda geçirilmesi daha az sakıncalı olarak nitelendiriliyor. Pediyatri Uzmanı Dr. Özlem Ketenci Atıkardeşler A dan Z ye kabakulak hastalığı ve tedavisinden bahsetti.
Paramyxovirus denilen bir virusun neden olduğu bulaşıcı bir hastalık olan kabakulak, başta boynun iki yanında kulak memesinin hemen altında bulunan parotis bezi olmak üzere tükürük bezlerinde ağrılı şişme ile ortaya çıkıyor. Hastalık, virüsü taşıyan kişinin konuşma, öksürük ve aksırması sırasında çıkan tükürük damlacıkları yoluyla veya tükürükle kirlenmiş eşya yoluyla bulaşıyor. Virüs, vücuda ağız ve burun yoluyla girdikten sonra kan yolu ile vücutta yayılıyor.
Kabakulağın bulaşıcı döneminin tükürük bezinin şişmesinde 1-2 gün önce başlayıp, 5 gün sonrasına kadar sürdüğü belirten Pediyatri Uzmanı Dr. Özlem Ketenci Atıkardeşler İlk olarak kulak alt kısmına yerleşmiş olan tükürük bezinde şişme ile belirti veren kabakulakta şişlik önce çene kemiğinin arka kenarı ile kulak arkasındaki boşluktan başlayarak ve öne arkaya doğru artarak elmacık kemiğine dayanıyor. 3-7 gün süren şişlik hastalığın 3. gününde zirveye ulaşıyor ve kulak memesinin ucunu yukarı doğru itiyor. Şişen bölgede ağrılar görülebilirken genelde hafif bir ateş de şişmeye eşlik eder. Ancak kimi zaman daha çok erişkinde şişlik ortaya çıkmadan önce ateş, baş ağrısı, bulantı ve halsizlik olabiliyor. Bazen hastalık hiçbir belirti vermeden de geçirilebiliyor. dedi.
Ekşi gıdalar tüketmeyin!
Özel bir tedavi gerektirmeyen kabakulak hastalığında yatak istirahatı, ekşi olmayan gıdalarla beslenme yeterli olduğunu belirten Pediyatri Uzmanı Dr. Özlem Ketenci Atıkardeşler, Gerektiğinde ağrı kesici ve ateş düşürücülerden faydalanılabiliniyor. Hastalığın klasik bulguları haricinde gelişen baş ağrısı, kusma, çok yüksek ateş, testislerde şişlik, ağrı, kızarıklık, karın ağrısı gibi şikâyetler mevcut ise komplikasyonları değerlendirmek açısından hekime başvurulması önem taşıyor dedi.
Pediyatri Uzmanı Dr. Özlem Ketenci Atıkardeşler sözlerine şöyle devam etti; "Hastalık ortaya çıktıktan yedi gün sonrasına kadar da virüs tükürük ile çıkabileceği için bu dönemlerde hastayı diğer aile fertlerinden ayrı tutmak gerekir. Tek doz aşı ile bile %96 oranında koruyuculuk sağlandığından aşılı bireylere hastalığın bulaşması güçtür. Hastalığı geçirmiş olan kişiler zaten bağışıktır, kişinin ikinci kez hastalığa yakalanması oldukça nadir bir durumdurdedi.
Kabakulaktan korunmanın en önemli yolunun aşı olduğunun altını çizen Pediyatri Uzmanı Dr. Özlem Ketenci Atıkardeşler Kabakulak aşının kullanılmadığı dönemlerde en sık 5-9 yaş arası çocuklarda görülürdü ancak günümüzde artık aşı rutin olarak uygulandığı için daha çok ergenlik dönemindeki çocuklarda ve genç erişkinlerde de rastlanıyor. Aşının yapılmasına engel olacak ciddi bir bağışıklı sistemi hastalığı veya bağışıklı sistemini baskılayacak ilaç kullanımı olmadığı müddetçe aşı tüm çocuklara uygulanmalıdır. Yumurta veya neomisine çok ciddi alerjisi olan çocuklarda aşıya karşı alerjik reaksiyon gelişme riski vardır. diyerek sözlerine devam etti.
Kabakulakla ilgili en çok merak edilen konulardan biri olan Kabakulak bir çocukta kısırlığa neden olabilir mi? sorusunu Dr. Altıkardeşler şöyle yanıtladı:
Kısırlığa neden olması oldukça nadir bir durumdur, bu durum ancak komplikasyon olarak tek değil çift taraflı orşit gelişen hastalarda gelişebilir, ancak çift taraflı orşit vakalarında bile oldukça nadirdir.
İshal, dışkılama sayısında artışla beraber, dışkının şekilsiz bir hal alması olarak tariflenir. Normalde dışkı kuru ve şekilli iken, ishal durumunda içerdiği su miktarı artarak şekilsiz olur. İshal nedeniyle bağırsak hareketleri artar, normal süreden daha kısa aralıklarla dışkılama ortaya çıkar. Örneğin günde bir kez katı, şekilli dışkılaması olan bir kişi, günde 3-4 kez veya çok daha fazla dışkılıyorsa veya dışkı cıvıklaşmış, su gibiyse ya da sümüksü olmuşsa ishalden bahsedebiliriz.İSHAL NEDENLERİ NELERDİR ?
İshale neden olan pek çok durum mevcuttur. İshal nedenlerinin başında mikrobik ishaller gelmektedir ki, yaz ishalleri de bu gruptandır. Mikroplar dışında başta antibiyotikler olmak üzere çeşitli ilaçlar, çeşitli mide-bağırsak hastalıkları, bazı hormonal hastalıklar, bağırsak veya bağırsak komşuluğunda ortaya çıkan tümöral durumlar, aşırı ve ani ısı değişimleri de ishale neden olabilir. Heyecanlanma, üzüntü, korku, stres gibi durumlar da ishale neden olabilir.
YAZ İSHALLERİNİN NEDENLERİ NELERDİR ?
Yaz ishaline neden olan mikroplar, bakteriler ile protozoon denilen gözle görülmeyen parazitlerdir.
YAZ İSHALLERİ NASIL ORTAYA ÇIKAR ?
Doğadaki sıcaklık artışıyla tüm canlıların su ihtiyaçları da buna paralel olarak artar. Dolayısıyla insanlar, yaz aylarında daha fazla su tüketir. Böylece, bu tüketimin beklenmeyen bir sonucu olan yaz ishalleri, çoğunlukla mikroplu suların içilmesi veya bu sularla yıkanmış meyva ve sebzelerin yenilmesiyle ortaya çıkar. Bazen insanlar ishal olup bu mikropları dışkıları ile çevreye yayabilir. Dışkıyla bulaşmış ellerin ağıza götürülmesi sonucu da ishal olabilir. Her zaman kullanılan suların sağlıklı olup olmadığını bilmek mümkün olmaz. Doğada, özellikle insan ve hayvan dışkılarıyla kirlenmiş sularda yaşayan, ishal nedeni olabilecek çeşitli mikroplar bulunmaktadır. Bunlar özellikle durgun sularda, kanalizasyonun karıştığı sularda, iyi ilaçlanmamış içme ve kullanma sularında, özellikle yaz aylarında uzun süre canlı kalarak çoğalır. Bu suların içilmesi veya böyle sularla bulaşık, sıcak ortamda beklemiş gıdaların, örneğin çiğ sebzelerle hazırlanmış salataların ve meyvaların tüketilmesi sonucu ishal yapan mikroplar, ağız yoluyla alınarak insanların bağırsaklarına ulaşır. Bunların bir kısmı bağırsak duvarında iltihap oluşturarak hem bağırsak hareketlerini artırır, hem de barsağa su ve iltihabi hücrelerin geçişine neden olur; bir kısmı da bağırsakta iltihap yapmadan, salgıladıkları toksin denilen zehirli maddelerin etkisiyle su ve tuz geçişini artırmak suretiyle ishale neden olur.
YAZ İSHALLERİNİN BELİRTİLERİ NELERDİR ?
En önemli belirti, dışkılama sayısının artması ve dışkı vasfının değişmesidir. Dışkı, cıvık, patates püresi görünümünde olabileceği gibi, sümüksü ve iltihaplı veya su gibi olabilir. Dışkı miktarı ve su içeriği, ince bağırsaklarda hastalık yapan parazit ve bakterilerin ishallerinde fazladır, kalın bağırsakta hastalık yapanlarınkinde ise azdır; ayrıca bunlarda dışkılama sayısı diğerlerine oranla daha fazladır. Su gibi tariflenen ishallerin çoğunluğu paraziter nedenlidir. En sık giardia denilen protozoon neden olur. Bu tip ishallerin en ciddisi ve hayatı tehtid edeni ise dışkının pirinç suyu görüntüsü olarak tariflendiği, kolera bakterisinin yaptığı ishaldir. İltihaplı dışkılamaya neden olan bakterilere ise tifo ve tifo benzeri hastalıklara neden olan salmonella bakterilerini örnek verebiliriz. Kalın bağırsakta ishale neden olan bakterilerin bir kısmı ve bazı parazitler dışkının iltihaplı, sümüksü görünmesine, aynı zamanda bağırsak duvarını da zedeleyerek damarların kanamasına neden oldukları için, kanlı olmasına da neden olurlar. Dışkının böyle kanlı ve iltihaplı olması dizanteri olarak adlandırılır. Nedenlerinden birisi şigella denilen bakteri, bir diğeri amip denilen protozoondur. İshalle birlikte bulunan diğer belirtiler karın ağrısı, karında buruntu hissi, bazen bulantı, iltihabi durumlarda bunlara ilaveten ateş olarak karşımıza çıkar. Dışkılamadan sonra tam rahatlayamama da bir diğer belirti olabilir. Örneğin kalın bağırsak ishallerinde ağrı ve rahatlayamama sıktır. Aşırı su ve tuz kaybına bağlı olarak kalp damar sistemine, böbreklere, sinir sistemine ait kalp ritm bozuklukları, böbrek yetmezliği, şuur bozuklukları gibi belirtiler de olabilir. Dilin kuruması, cildin parlaklık, nem ve yumuşaklığını kaybetmesi, gözlerin göz çukuruna çökmesi gibi belirtiler, su kaybının işaretleridir.
İSHAL OLUNCA NE YAPMALIYIZ ?
İlk tedbir olarak kaybedilen su ve tuzu geri koymak için pratik olarak hazırlayacağımız şu solusyonu içebiliriz: Bir litre kaynatılmış soğutulmuş suya 1 çorba kaşığı şeker, 1 tatlı kaşığı sofra tuzu ve 1 çay kaşığı karbonat konularak karıştırılır, içilebildiği kadar sık aralıklarla içilir. Ancak mikrobik ishallerin hemen hepsi 24 saatten fazla devam eder ve hemen hepsi ilaç tedavisi almadan düzelmez. Bu nedenle, 24 saatten fazla süren ishallerde en yakın sağlık merkezine başvurularak muayene ve tetkik olunması gerekir. Çünkü farkında olmadan dışkımız yoluyla çevreye mikrop bulaştırabilir, ayrıca ishalin tedavisiz kalarak daha ciddi sağlık problemlerine yol açmasına neden olabiliriz.
SAĞLIK KURULUŞUNDA NELER YAPILACAKTIR ?
Sağlık kuruluşunda, şüphelenilen gıdaların ve suyun olup olmadığı ve ne zaman tüketildiği, ishalin ne zaman başladığı, karın ağrısı, ateş, dışkıda iltihap ve/veya kan olup olmadığı, yakınımızda başka hasta insanların olup olmadığı sorulacak; muayenenin ardından dışkı tahlili ve kültürü, kan sayımı ve gerekirse diğer kan tetkikleri istenecektir. Tüm verilere göre hekim tedaviye karar verecektir.
NASIL TEDAVİ EDİLİR ?
Sıvı ve tuz kaybının az olduğu, ishalin hastanın komforunu çok bozmadığı durumlarda, hastaneye yatırılmadan genellikle sadece uygun bir diyetle hasta ayaktan tedavi edilir. Aşırı su ve tuz kaybı, ağır dizanteri halleri, kolera şüphesi olan durumlarda hasta mutlaka hastaneye yatırılarak öncelikle kaybedilen su ve tuzun yerine konması amacıyla serum verilir, daha sonra uygun ilaçlara başlanır. İshal diyeti nasıldır? İshali olan kimselerin düzelene kadar posasız ve yağsız gıdalar alması gerekir. Yani sebze ve meyvalar, kuru yemiş, çikolata, kızartmalar gibi gıdalar alınmamalıdır. Yağsız makarna, pirinç pilavı, haşlanmış patates-patates püresi, haşlanmış yağsız et ve tavuk, yağsız ızgara köfte yenebilir. Ayrıca bol miktarda içeçek alınmalıdır.
İYİLEŞME ŞANSI NEDİR ?
Uygun tedaviyle yaz ishallerinin tedavisi oldukça yüz güldürücüdür; hemen hepsinde iyileşme tamdır. Ancak mikroplu ortamla temas devam ediyorsa, gerekli tedbirler alınmadıysa ishalin tekrarlama şansı her zaman vardır.
YAZ İSHALLERİ NASIL ÖNLENEBİLİR ?
Bu ishallerin önlenmesinin en önemli yolu, menşei bilinmeyen suların tüketilmemesi ve kişisel temizliğe dikkat edilmesi, özellikle ellerin her yemekten önce ve sonra yıkanmasıdır. Kullanılan ve içilen suların klorlanması pekçok mikrobun yaşamasını önler. Şüpheli suların, şüpheli olmasa bile salgın olduğu bilinen yerlerdeki suların kaynatılarak kullanılması gereklidir.
Boyun bölgesi ağrıları, bel ağrılarından sonra en sık karşılaşılan kas iskelet sistemi rahatsızlığı. Boyun ağrılarının görülme sıklığının yüzde 5-10 dolayında olduğu tahmin ediliyor. Boyun ağrılarının ne kadarı boyun fıtığından kaynaklanıyor?
Aslında sanıldığının aksine boyun fıtıkları boyun ağrılarının en sık karşılaşılan nedeni değil. Boyun bölgesi ağrılarının ancak yüzde 10- 20 kadarı boyun fıtığı kaynaklı. Fıtık ağrısı diğer ağrılara göre şiddetli olduğundan böyle yanlış bir kanı yerleşmiş. En sık karşılaştığımız boyun ağrısı nedeni myofasial ağrı sendromu olarak adlandırdığımız kas gerilme ağrıları. Bunu 50 yaşından sonra ortaya çıkan omurga kireçlenmesine bağlı ağrılar izliyor.
Boyun fıtıklarında ne zaman ameliyat denir? Ameliyat sonrası tekrar riski ne kadar?
Bu konuda tam bir fikir birliği yok. Fizik tedavi uzmanı olarak bizler operasyonu son çare olarak düşünüyoruz. Bununla beraber büyük fıtıklarda omurilik bası bulguları oluşabilir. Böyle bir durumda hastalar bir an önce ameliyat edilmeli. Benzer şekilde fıtığın boyundan kola giden sinirlere bastırması durumunda kol kaslarında kısmi felç durumu oluşabilir. Kas gücü kaybının giderek kötüleştiği belirlenirse yine cerrahi öneriyoruz. Sıkı takip edilebilen hastalarda kas gücü kaybının iyiye gitmesi durumunda ise fizik tedavi öneriyoruz. Bu hastalar fizik tedavi yöntemleriyle, başarıyla tedavi edilebiliyor. Bazı hastaların ağrıları ise tüm ilaç ve fizik tedavi yöntemleriyle geçmeyebilir. Böyle bir durumda ameliyat öneriyoruz.
Boyun fıtığı dışında kalan ağrılar neden oluşur?
Boyun fıtığı dışında en sık karşılaştığımız myofasial ağrılar, boynun uygunsuz pozisyonda aşırı kullanılmasına bağlı olarak kas gerilmelerinden kaynaklanır. Tipik olarak bilgisayar kullanımı, başın uzun süre öne eğilerek yapılan ofis çalışmaları, uzun süreli telefon konuşmaları en sık karşılaştığımız myofasial ağrı sebepleri. Ayrıca aşırı stres, gerilim ve depresyonda bu tip kas gerilmesi ağrılarının ortaya çıkmasını kolaylaştırıp tedavisini güçleştiriyor.
Ağır taşıma, meslek duruş bozukluklarının ağrılarda rolü nedir?
Boyun fıtıklarında bel fıtıklarından farklı olarak ağır taşımanın ve mesleğin etkisi belirgin değil. Alışkanlıklara bağlı duruş bozuklukları ve özellikle uygun olmayan yatak ve yastıklarda yatış en sık karşılaştığımız sebepler arasında. Fıtık dışında kalan ağrılar ise bilgisayarla uzun süreli çalışan ve ofis ortamlarında çalışanlarda sık görülmektedir.
Boyun ağrılarına çekenlere öneriler
Boyun ağrısından korunmak için ofis çalışanları ergonomiye dikkat etmeli. Özellikle monitor göz hizasının hafif altında olmalıdır. Uzun süre baş eğik pozisyonda çalışılmamalı. Eğer bu tip aktiviteden kaçınmak mümkün değilse saatte bir ara verilip, boyun kaslarına düzenli germe egzersizleri yapılmalı. Özelikle yaygın bir alışkanlık olarak karşılaştığımız televizyon karşısında, kanepe ve koltukta uygunsuz baş pozisyonu ile televizyon seyretmek ve uyumaktan kaçınılmalı. Geceleri yastıksız ya da çok yüksek yastıkta yatılmamalı. Mümkünse ortopedik yastık kullanılmalı. Özellikle bayanlar ıslak saçla yatmamalı. Boyun ağrısı çeken hastalar oyalanmadan öncelikle bir fizik tedavi rehabilitasyon uzmanına başvurmalı ve onun tavsiyeleri doğrultusunda hareket etmeliler.
Belirtisi Sırt Ağrısına Neden Olan 5 Ciddi Hastalık!Her 5 kişiden birinin sorunu olan sırt ağrısı, gençlerden ileri yaştaki kişilere kadar hemen her yaş grubunda ortaya çıkıyor. Bilgisayar kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte görülme sıklığı gün geçtikçe artan sırt ağrısı kimi zaman kas incinmesi gibi basit bir nedenle oluşurken, kimi zaman ise fibromiyaljiden osteoporoza kadar çeşitli ciddi hastalıkların habercisi olabiliyor!
Sırt ağrısı; boyun alt ve arka kısmı, omuzların arka kısımları, kürek kemikleri çevresi ve bele kadar uzanan geniş bir alanı kapsıyor. Yapılan geniş çaplı araştırmalara göre her 5 kişiden birinin sorunu olan sırt ağrısı gençlerden ileri yaştaki kişilere kadar hemen her yaş grubunda ortaya çıkabiliyor. Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Ayçe Atalay, sırt ağrılarının kimi zaman kas incinmesi gibi basit bir nedenle oluşabilirken, kimi zaman ise fibromiyaljiden osteoporoza kadar pek çok ciddi hastalıkların habercisi olabileceğine dikkat çekerek, Bu nedenle, özellikle sabit bir bölgede ve sürekli devam eden sırt ağrıları mutlaka ciddiye alınmalı. uyarısında bulunuyor.
Belirtisi Sırt Ağrısı Olan 5 Hastalık
Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Ayçe Atalay, belirtisi sırt ağrısı olan hastalıkları şöyle sıralıyor:
1. Myofasiyel Ağrı Sendromu
Sırt bölgesinde kaslara ve yumuşak dokulara bağlı gelişen ağrıların görülme sıklığı bilgisayarın hayatımıza daha fazla girmesi nedeniyle özellikle genç ve orta yaştaki kişilerde arttı. Yapılan çalışmalara göre; uzun süreli sırt ağrısından yakınan hastaların yaklaşık yarısında Myofasiyel Ağrı Sendromu mevcut. Bu sendrom özellikle ofis çalışanları gibi oturarak uzun süre çalışan kişileri etkiliyor.
Ağrının tipik özelliği: Bu hastalarda, genellikle sırt bölgesindeki kaslarda, üzerine basmakla ağrının tetiklendiği noktalar bulunuyor. Kişilerin duruşlarının bozuk oluşu yakınmaları arttırıyor.
2. Boyun Fıtığı: Boyun, sırt ve omuz birbirine yakın olduğu için bu bölgelerin ağrıları birbirleri ile karışabiliyor Boyundan kaynaklanan ağrılar bazen boyunda şiddetli hissedilirken, bazı hastalarda ise sırt bölgesine kadar, bazen de kol boyunca uzanabiliyor. Boyun ve sırt omurgalarındaki eklemleri tutan kireçlenmeler de sırt ağrısı kaynağı olabiliyor. Sırt bölgesindeki omurlar arasında fıtıklar olabilmekle beraber, bu sorun daha nadir olarak görülüyor.
Ağrının tipik özelliği: Ağrıya özellikle kolda güç kaybı veya uyuşukluk eşlik ediyorsa, boyun fıtığının habercisi olabiliyor.
3. Fibromiyali: Fibromyalji kadın hastalarda daha sık görülen ve boyun ile sırt bölgesi başta olmak üzere, yaygın vücut ağrısına neden olan bir tablo. Hastalar sıklıkla sabah yorgun kalktıklarından, çabuk yorulduklarından şikayetçi oluyor. Şikayetler soğuk, yorgunluk ve stresle artıyor. Bu grup hastada baş ağrıları, bağırsak sorunları (özellikle şişkinlik) ellerde uyuşma ve şişlik hissi gibi bazı başka şikayetler de sık gözleniyor. Depresif duygudurum hastaların ağrıya hassasiyetini arttırıyor. Bu nedenle hastaların bu yönden de tedavi olmaları ağrıların tedavisini kolaylaştırıyor.
Ağrının tipik özelliği: Hastalar sabah yorgun ve ağrılı olarak uyanırlar. Bazen vücudun sağ, bazen sol yarısı etkilenebiliyor. Yaygın nitelikte olan ağrıya bel ve sırt ağrısı da eşlik edebiliyor.
4. Skolyoz: Sırt ağrısı ile başvuran hastaların yaşı da dikkate alınıyor. Çünkü farklı yaşlardaki hastalarda farklı hastalıklar kendini sırt ağrısı olarak gösterebiliyor. Örneğin gelişme çağındaki çocuklarda skolyoz adı verilen omurga eğriliğinin tipik belirtisi sırt ağrısı olabiliyor. Şikayetler uzun süre bilgisayar başında kalındığında artış gösterebiliyor. Bu hastalığın sıklıkla takip edilmesi gerektiği için erken dönemde doktora başvurulması gerekiyor.
Ağrının tipik özelliği: Çocuk ve adolesanlarda genellikle ağrı olmayabiliyor. Omuz, kürek kemikleri ve kalçalardaki asimetri bu hastalığa işaret edebiliyor.
5. Osteoporoz: Yaşlı ve kadın hastalarda ise kemik erimesi (osteoporoz) işaretini sırt kemiklerinde kırılmalar ve buna bağlı boy kısalması ile sırt ağrısı olarak verebiliyor. Bu durumda ilaç tedavisini yanı sıra sırt kaslarına yönelik egzersizler kişinin sırtında kalıcı kamburluk oluşmasını engelleyebiliyor.
Ağrının tipik özelliği: Belli bir sırt omuru üzerinde yoğunlaşan ağrı ve hassasiyet oluyor. Ağrı sürekli ve şiddetli nitelikte özellik sergiliyor.
Bu Belirtilere Dikkat!
Daha nadir olmakla beraber omurgaları tutan kötü huylu hastalıklar da sırt ağrısına neden olabiliyor. Bu yüzden ağrı gece başlıyorsa veya sürekli ya da şiddetli ise ve kilo kaybı varsa zaman kaybetmeden doktora başvurmak gerekiyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






