Quas molestias excepturi

Yuksek Tansiyon Kolesterol

Yüksek tansiyon olarak adlandırılan korkunç bir hastalık sorunu ile karşı karşıya dünyada...

Quas molestias excepturi
Impedit quo minus id

Siddetli Dis Agrisi Nedenleri

Genel bir kural olarak, ebeveynler onlar büyümeye ve olgun gibi pek çok farklı şeyler çocuklar.

Impedit quo minus id
Voluptates repudiandae kon

Sedef Cilt Hastaligimidir

Sedef deri iltihabı ve ölçeklendirme özellikleri uzun ömürlü bir deri hastalığıdır. Bu kaşıntı, ağrı..

Voluptates repudiandae kon
Mauris euismod rhoncus tortor

Saglik Reformcuları Hemsireler

Dünyayı değiştirmek için adanmış küçük bir insan grubunun gücünü asla küçümseme. Nitekim şimdiye kadar...

Mauris euismod rhoncus tortor
             
Kanser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kanser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2013 Perşembe

A’dan Z’ye kanser!

Kanser nedir, nasıl oluşur, çevresel mi kalıtsal faktörler mi tetikleyicidir… İşte tüm sorular ve cevapları…
Kanser nedir, nasıl oluşur, çevresel mi kalıtsal faktörler mi tetikleyicidir, günlük yaşamdaki hangi yanlışlar kansere ortam hazırlar, neden öldürücüdür, kemoterapi-radyoterapi iyileştirir mi, kanserde erken teşhis olur mu, mamografi ne zaman çektirmek gerek, prostat kanserini gösteren test var mı, kanserden korunmak mümkün mü, neden artıyor, şekeri sever mi ve kamuoyunda sıkça adı duyulan Kırmızı Reishi Mantarı’nın hangi özelliği kanseri yenmeye yardımcı oluyor? Tüm bu soruları yaptığı açıklamalarla tabuları yıkan İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Aydın’a sorduk ve sizler için A’dan Z’ye Kanser Dosyası’nı hazırladık…
Her geçen gün artan kanser tür ve vakaları, yaş sınırının gittikçe gençleşmesi bu hastalığı hepimiz için korkulu bir rüya haline getirdi. Peki nedir bu illet, bu illetten kurtulmak, korunmak mümkün mü, çaresi var mı? Tüm bu soruları İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Aydın’a sorduk… Ve Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın açıklamalarıyla sizler için A’dan Z’ye bir kanser dosyası hazırladık…
Hayatımızı sürdürebilmemiz için hücrelerimizin sürekli yenilenmesi yani bölünüp çoğalması gerekir. Yaşam süresini dolduran hücreler vücuttan atılır, yenileri oluşur. Bu denge genlerimizin kontrolü altındadır. Bazı genler hücrelerin bölünüp çoğalmasını sağlarken bazıları da aşırı hücre üremesini dizginler.
*Kanser Nasıl Oluşur?
Çocukluk çağı dışında yaşlanan hücrelerle yeni yapılanlar hemen hemen birbirine eşittir. Yani mekanizma açısından bakarsak kanser, aşırı hücre üremesinin dizginlenememesine, yani yıkımdan çok yapım olmasına verilen addır.
Beslenme, hava kirliliği, radyasyon, sigara, çevre kirliliği, gıda katkı maddeleri ve çeşitli toksinlerin yaptığı hasar gen fonksiyonlarını bozduğu (mütasyon)için hücreler aşırı şekilde ürer. Hücrelerin aşırı şekilde üremesini dizginleyen genler ise aktiviteleri azaldığı ya da bu aşırılıklarla baş edemediği için kanser oluşur.
Yiyeceklerimiz ya da diğer çevresel faktörlerde bulunan kanser ajanları DNA’larımıza bağlanarak hasara uğratır. Hasar kritik düzeye ulaşınca da normal hücreler kanserli hücreler haline dönüşür. Sağlıklı bir insan vücudunda bulunan DNA onarım enzimleri ve diğer gen koruyucu mekanizmaları 24 saat içinde hasarın yüzde 90’ını temizler. Her insan hücresinde günde yaklaşık 10 bin mütasyon olur. Eğer DNA onarım enzimleri yoksa ya da yetersiz çalışıyorlarsa bu mütasyonlar hızla kansere yol açar.
*Hücrelerin DNA onarım kapasiteleri sınırlıdır; sonsuz değildir. Bu nedenle gen koruyucu mekanizmalar son derece önemlidir. Genlerin korunmasındaki en önemli faktör ise onları besleyen besin maddeleri ve vitaminlerdir.
*Kanserdeki hızlı artışın sebebi kalıtsal mı, çevresel faktörler mi?
Kanser tüm dünyada en çok ölüme neden olan ikinci hastalık grubu (ilki kalp-damar hastalıkları). ABD’de 1900 yılında yüzde 3 olan kanserden ölüm oranı, 2000’de yüzde 24’e çıkmış. Yani ABD’de yüzyılda kanserden ölüm oranı 8 kat artmış. Bazı uzmanlar kanserdeki artışı yaşam süresinin uzamasına bağlasa da bu yanlış bir inanıştır. Çünkü aynı zaman içinde 65 yaşın üzerindekilerin total nüfusa oranı yüzde 4’ten yüzde 12’ye çıkmış. Yani üç kat artmış; sekize karşı üç kat. Demek ki kanserin artmasının temel nedeni yaşlı nüfusun artışı değil. Kanserin gelişimdeki hızlı artışta kalıtsal faktörlerin rolü de fazla değil. Kanser coğrafyaya göre de değişiyor. Tıbbi imkânların son derece az olduğu gelişmekte olan ülkelerde çok az kanser var. Fakat burada yaşayan insanların gelişmiş ülkelere göç ettikten bir iki yıl sonra kanser sıklığı artıyor. Bu durum kanserin, genetik nedenlerden çok çevresel nedenlere bağlı olduğunu ve bunun önlenebileceğini düşündürüyor. Çünkü akraba evliliklerinde aşırı bir artış olmadıkça genetik hastalıkların artması da mümkün değil.
*Kanser neden öldürücü?
Kanserlerin yaklaşık yüzde 80’inde neden bellidir. Vakaların yarısından fazlasını akciğer, kalın bağırsak, meme ve prostat kanserleri oluşturuyor. Akciğer kanseri beslenmeyle de ilgisi olmasına rağmen daha çok sigara tüketimi ile ilişkilidir. Kalın bağırsak, meme ve prostat kanserleri ise daha çok beslenmeye bağlıdır. AIDS, Ebstein-Barr virüsü (öpücük hastalığı) ve B hepatiti virüsü gibi enfeksiyonlar da başlıca kanser nedenleri arasında yer alır. Bu hastalıklar da sağlıklı beslenen insanlarda nadiren görülür. Bu arada önemli nedenler arasında radyasyon, elektromanyetik dalgalar, tarım ilaçları, gıda katkı maddeleri, GDO’lu yiyecekler, ağır metaller ve diğer kimyasal toksinler fiziksel ve kimyasal zararlılar başı çekmektedir.
*Kemoterapi ve radyoterapi tümörün büyümesini engelleyebilir mi?
Kemoterapi ve radyoterapi tümörün büyümesini azaltabilir ama her zaman tümörü yok edemez. Yok etse bile tümörün tekrarlama olasılığı vardır. Kemoterapi, radyoterapi ve cerrahiden oluşan klasik kanser tedavisinin etkinliği birçok organ tümöründe artık plato çizmeye başladı. Artık tedavi başarısında hissedilir bir artış olmuyor. Ayrıca standart tedavi sırasında akut bir toksisite oluşması da önemli bir risktir. Bu nedenle klasik tedavinin toksisitesini azaltacak ve tümör eritici etkisini artıracak araçlar kanser tedavisinin başarısını artırabilecektir. İşte makro besinler, vitaminler, mineraller ve flavonoidler bu araçların başında gelmektedir.
*Kanserde erken teşhis tedbirleri (mamografi, tümör belirteçleri vb) hakkında bilgi verir misiniz?
Her kanser için söz konusu olmasa da bazı kanserlerde erken teşhis için bazı tedbirlere başvuruluyor. 40 yaşına gelmiş bir kadının her yıl mamografi yaptırması önerilir. Ama bu kadar sık alınan radyasyonun da kansere davetiye çıkarttığını unutmamak lazım. En iyisi kadınların ayda en az bir kere kendi memelerini elle yoklamalarıdır. Tabii ki bir kitle ele geliyorsa o zaman mamografi mutlaka yapılmalıdır. Kalın bağırsak kanserleri için dışkılamadaki değişiklikler önemli. İshal, kabızlık, dışkıda kan görülürse kolonoskopi yapmak şarttır. Kolonoskopinin bir zararı da yoktur.
*Prostat kanserini gösteren bir test var mı?
Prostat kanserlerinin çok büyük bir bölümü (%99) ölüme yol açmıyor, hastayla beraber mezara kadar sesi sedası çıkmıyor. Buna gizli prostat kanseri denir. Hatta bunların çoğunda parmakla yapılan muayenede de bir kitle ele gelmez. Başka nedenlerle ölmüş erkeklerin otopsilerinde Prostat Spesifik Antijen (PSA) testi bu gizli kanseri gösterebilir. Fakat bu testi yaptırmanın handikapı da vardır. Yüzde 99 oranla size hiçbir zararı olmayacak bir hastalığı tespiti, sizi ve hekiminizi lüzumsuz yere telaşa sevk edebilir. Gereksiz ve hayatınızı tehlikeye atabilecek tedavilerin yapılmasına yol açabilir.
Aslında erken teşhis için harcadığımız emeğin yarısını erken korunmaya harcasak, kanseri azaltabiliriz.
Kanser oranları sizce neden artıyor?
Bence iki temel neden var; 1. Beslenmede yapılan hatalar, 2. Toksinler. Son yarım yüzyılda piyasaya 80.000 kimyasal maddenin girdiğini düşünürseniz sorunun büyüklüğünü anlayabilirsiniz.
Kanser neden en çok şekeri sever?
Son yıllarda beslenme düzenimizdeki en olumsuz değişim rafine şeker ve unlu gıdaların aşırı bir şekilde tüketilmesidir. Örneğin İngiltere’de 1815’te 5 kg civarında olan kişi başına yıllık çay şekeri tüketimi 1970’te 50kg’ın üzerine çıkmış. Daha sonraki yıllarda un ve şeker tüketimi çılgınca artmaya devam etmiş. Örneğin 1970-2000 yılları arasında ABD vatandaşlar önceki yıllara oranla yılda 100 litre daha fazla şekerli meşrubat tüketmişler. Unlu, şekerli gıdaları aşırı tüketmek birçok hastalığın temel nedenidir. Kanser de bunların başında geliyor!
Aşırı şeker tüketimi ile kanser arasındaki ilişki iki kez Nobel Tıp Ödülü alan (1931 ve 1944) Alman Otto Warburg tarafından ortaya koyuldu. Warburg kanser hücrelerinin sağlıklı hücrelerden farklı bir metabolizması olduğunu göstermiştir. Vücudun normal hücreleri, enerjileri için hem oksijenli (aerobik), hem de oksijensiz (anaerobik) metabolizma yollarını kullanırlarken kanser hücreleri sadece oksijensiz (anaerobik) metabolizma yolunu kullanabilir.
Vücut, kanseri beslemeye çalışırken sürekli kapasitesinin üstünde çalışır. Eğer sevdiği besini (yani şekeri) vermezseniz kanser açlıktan ölmeye başlar. Bu nedenle kanser hücreleri şekeri kuru bir süngerin suyu emmesi gibi emer. Kanser hücreleri sağlıklı hücrelere göre 3-5 kat daha fazla şeker kullanır.
Bildiğimiz gibi onkologlar bazı kanser metastazlarını (sıçrama) saptamak için PET taramaları yapar. Bunun için hastaya damardan radyoaktif bir madde ile işaretlenmiş glükoz verilir! Çünkü işaretlenmiş glükoz molekülünün öncelikle gideceği yer kanser dokusudur. Fakat onkologların çoğu nedense bu bilgiyi hastalarından gizler! Şeker kanser yapar’ diyen hekimlere de şarlatan gözü ile bakılır.
Şekerin tek zararı kanser dokusunu beslemesi değil. Aşırı un ve şeker tüketimi insülin direncine (metabolik sendrom) yani hiperinsülinizme yol açar. Hiperinsülinizm, insüline benzer büyüme faktörü (IGF-1) düzeyini artırır. Serbest IGF-1 hemen hemen bütün dokularda hücre üremesini kontrolsüz bir şekilde artırarak kansere neden olur. Normal tartılılarla kıyaslandığında vücut kitle endeksi 40’ın üzerinde olanlarda, yüzde 50-60 oranında daha fazla kanser görülmektedir. Sadece son 10 yılda Türkiye’deki şişmanlık iki kat arttı. Kanserdeki artıştan sorumlu olan faktörlerin başında da şişmanlık gelir.
Kanser tedavisinde C vitamininin yararı var mıdır?
Bilindiği gibi her kronik hastada C vitamini düzeyleri düşüktür. Fakat kanserli hastalarda bu oran çok daha düşüktür. Çünkü kanser hücreleri C vitaminini tıpkı bir vantuz gibi içlerine çeker ve vücudun zaten az olan C vitamini depolarını iyice tüketir. Peki kanser hücreleri C vitaminini severler mi? Aslında hayır. Ama onu glükoz zannederler. Çünkü C vitamininin molekül yapısı glükoza çok benzer. Bu nedenle kanser hücreleri C vitaminini glükoz zannederek içlerine çeker. Yani eğer kanda çok yüksek miktarda askorbik asit varsa kanserli dokuya geçen C vitamini miktarı da artar.
Son yıllarda birçok hastalığın destek tedavisinde kullanılan Kırmızı Reishi Mantarı’nın kanserdeki tedavi edici ve koruyucu özellikleri nelerdir?
Kırmızı Reishi Mantarı (G. Lucidum) çeşitli hastalıkların tedavisinde en çok kullanılan mantardır ve hastalıkların tedavisinde rol oyanayan birçok mekanizması vardır. Bu özellikleri büyük ölçüde polisakkaritlerden çok zengin olmasına bağlıdır. Mantarın yaklaşık %40’ı beta glukandır. Triterpenoidlerden de oldukça zengindir.
Kırmızı Reishi Mantarı aşağıdaki özellikleri nedeni ile birçok hastalığın tedavisinde etkilidir.
- Histamin salgısını azaltmak
- Karaciğer koruyucusu
- Tansiyonu düşürmek (ACE inhibisyonu)
- Kolesterol sentezini azaltmak
- İltihabı azaltmak
- Apoptozu sağlamak
- Antioksidan etki
- Antimikrobik etki
- Immün modülasyon
- Sakinleştirici etki
- Anti-kanser etki
Bu hastalıkların başında alerji, karaciğer hastalıkları, hipertansiyon romatoid artit ve en önemlisi kanserler gelmektedir. Kırmızı Reishi Mantarı’na ‘Ölümsüzlük Mantarı’ diyenler de vardır.
Kanserin yaygınlaşması ile birlikte insanlar doğal destek tedavilere ve de Kırmızı Reishi Mantarı’na yöneldi. Neden?
Kanser tedavisinde en çok kullanılan mantar Kırmızı Reishi Mantarı’dır. Kırmızı Reishi Mantarı’nın kansere karşı etkisi kanser hücrelerine karşı toksik olmasına, iltihap azaltıcı etkisine ve immün modülatör etkisine bağlanmaktadır. En çok etkili olduğu kanserlerin başında meme, prostat ve akciğer kanserleri gelmektedir.
Kemoterapi ve radyoterapi süresinde Kırmızı Reishi Mantarı kullanılabilir mi?
Kırmızı Reishi Mantarı’nın kanser tedavisine destekleyici olduğu, kemoterapinin yan etkilerini azalttığı yönünde bilimsel araştırma sonuçları var. Ben de bu görüşü paylaşıyorum ve hastalarıma öneriyorum.
Kanserden korunmak için nelere dikkat edelim? 
Günlük hayatımızda bazı tedbirler alırsak kanserlerin en az üçte ikisi önlenebilir:

• Un ve şekerden kaçınarak insülin direncini yenin.
• Hiçbir şekilde tatlandırıcı ve tatlandırıcı içeren ‘light’ hafif yiyecek ve içecek tüketmeyin.
• Katkı maddesi ilave edilmiş, paketlenmiş gıdaları yemeyin.
• Bol taze sebze ve meyve yiyin
• Yeterli omega-3 alın. Ayçiçeği, mısır, kanola, soya, pamuk ve margarin gibi yağları diyetinizden çıkartın. Bunların yerine zeytinyağı ve doğal hayvani yağları (tereyağı, kaymak, iç yağı ve kuyruk yağı) yiyin.
• Kefir, ekşiyebilen yoğurt, turşu, sirke, nar ekşisi ve boza gibi probiyotiklerden zengin gıdalarla beslenin. Bu gıdaların fabrikasyon değil, doğal yöntemlerle üretilmiş olmasına özen gösterin.
• Özgür dolaşan hayvanların etini ve yumurtasını yiyin.
• Pastörize sütlerden mümkün olduğunca kaçının. Kutu sütü tüketmeyin. Mümkünse mandıra sütü kullanın. Süt yerine süt ürünlerini (yoğurt, peynir) tercih edin.
• Günde iki diş sarımsak ve/veya 1 baş kuru soğan tüketin.
• Günde 1-2 tatlı kaşığı zerdeçal tozu tüketin.
• Yeşil ve siyah çay tüketin (şekersiz).
• Stresten uzak durun.
• İyi uyuyun.
• Çevresel toksin ve sigaradan uzak durun.
• D vitamini düzeylerinizi yükseltmek için dengeli bir şekilde güneşlenin ya da D vitamini takviyesi alın.
• Yeteri derecede egzersiz yapın.
• Aşırı alkol kullanmayın.
• İşlenmiş soya ürünü yemeyin.
• Yemekleri geleneksel yöntemler (buğulama, buharda pişirme) ile pişirin. Turbo fırınlar da kullanılabilir.
• Hızlı pişirme yöntemleri (mikrodalga gibi) besin kayıplarına yol açar; ayrıca kanserojen olabilirler.
• Daha çok toprak (güveç), cam ya da kalaylı bakır kapları tercih edin. Emaye ve çelik tencere daha sonraki tercihlerdir. Teflon ve alüminyumu ise kesinlikle kullanmayın. Yemeklerinizi ve içeceklerinizi plastik kaplarda muhafaza etmeyin


Gönderen Unknown

28 Ocak 2013 Pazartesi

Baş Boyun ve Gırtlak Kanseri Oluşumu Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri
Baş Boyun ve Gırtlak Kanseri:

Vücudun en önemli noktalarında oluşabilen kötü huylu kanser çeşitlerinden olan baş boyun ve gırtlak bölgelerinde hücrelerin anormal derece de çoğalarak meydana getirdiği önlem alınmadığı takdir de ölümcül sonuçlar doğurabilen bir hastalıktır.

En büyük Nedeni:

Tütün bu ölümlerin en çok önlenebilir nedenidir.

Her yil ABD’de 200.000’den fazla insan sigara ile iliskili hastaliklardan ölmektedir. Iyi haber bu sayinin sigarayi birakan Amerikali sayisindaki artisla beraber düsmesidir. Kötü haberse bazi sigara içicilerinin dumansiz tütün, çignenebilir tütün kullanimina yönelmesidir ki bunun güvenli bir alternatif olabilecegi düsünülse de bu dogru degildir. Bu yalnizca kisideki kanser riskini akcigerlerden dudaga tasir. Akciger kanseri görülme sıklığı azalırken bas boyun kanseri sayisinda artis görülmektedir.

Bas boyun kanserleri erken yakalanirsa tedavi edilebilirler. Bas boyun kanseri erken belirti vermesi özelligi erken tani konulabilmesini saglar. Muhtemel uyarici isaretleri bilmeli ve doktorunuzu mümkün olan en kisa zamanda uyarmalisiniz. Bas boyun kanserlerinin basarili tedavisinin erken teshise bagli oldugunu unutmayin. Uyarici bir takim belirtilerin bilinmesi bas boyun kanserinde yasaminizi kurtarir. Erken tespit edilmeli ve tedavi edilmeli!

Neleri Gözlemlemeliyiz?

Boyunda bir sislik Bas boyun kanserleri genellikle vücutta herhangi bir yere yayilmadan önce boyundaki lenf dügümlerine yayilir. Boyunda 2 haftadan uzun sürede geçmeyen sislikler mümkün olan en kisa zamanda bir doktor tarafindan görülmelidir. Tabii ki tüm sislikler kanser demek degildir. Ancak sislik ya da sislikler agiz, girtlak, guatr kanseri, bazi lenf kanserleri ve kan kanserinin ilk belirtisi olabilir. Böyle sislikler genellikle agrisiz ve gittikçe büyüme egilimindedir.

Ses Degisimi

Pek çok girtlak kanseri ses degisimine neden olur.2 haftadan uzun süren ses kisikligi ya da ses degisimleri doktorunuzu görmeniz açisindan sizi uyarmalidir. Bir Kulak Burun Bogaz ve bas boyun uzmani; ses tellerinizi kolay ve agrisiz yöntemlerle muayene edebilir. Her ne kadar pek çok ses degisikliginin nedeni kanser degilse de isi sansa birakmamalisiniz. Eger ses kisikliginiz 2 haftadan uzun sürerse girtlak kanseri olmadiginizdan emin olmali ve doktorunuza gitmelisiniz.

Dudakta Büyüme

Dil ve dudak kanserlerinin çogu geçmeyen yara ve sislige neden olur. Yara ve sislikler iltihaplanmadikça agrisizdir. Kanama görülebilirse de siklikla hastaligin ileri dönemlerine kadar görülmez. Yara ya da sislik boyundaki bir kitleye eslik ederse bu son derece ciddiye alinmalidir. Dis doktorunuz ya da doktorunuz biyopsi (doku örnekleme testi) gerekip gerekmedigini degerlendirip bu islem için sizi bir bas boyun cerrahina sevk edebilir.

Kanama

Bu sıklıkla kanser haricinde bir nedene baglidir. Bununla beraber agiz, burun, bogaz ve akciger tümörleri kanamaya neden olabilirler. Birkaç günden fazla bir süre tükürük veya balgamda kanama görülürse doktora görünmelisiniz.

Yutma Problemleri

Bogaz ve yemek borusu kanserleri kati gidalarin ve bazen sivilarin yutulmasini zorlastirir. Gida belli bir noktada batma hissi uyandirip ya mideye gider ya da agizdan geri gelir. Bu durumda bir doktora basvurmalisiniz. Genellikle X isinli baryum yutma filmi ya da yutturulan bir tüp yoluyla yemek borusunun direkt muayenesi ile neden ortaya konur.

Ciltteki Degisiklikler

Bas boyunda çok sik karsilasilan deri kanseri erken baslanan tedaviye iyi yanit verir. En sik alin, yüz, kulak gibi cildin günese maruz kaldigi yerlerde görülürse de cildin herhangi bir yerinde olabilir. Deri kanseri siklikla küçük soluk bir yara seklinde baslar, yavas büyür ve ortasinda gamze seklinde bir çukur ve hatta ülser olusur. Bu alanin bir kismi iyilesirken daha büyük bir bölümü ülsere kalir. Bazi deri kanserlerinde renk degisimi görülür. Bas boyunda görülen diger kanser tipleri arasinda; yassi hücreli kanser ve habis melanom sayilabilir. Yassi hücreli kanserlerin bir bölümü alt dudak ve kulakta görülür. Deri kanserine benzer ve erken teshis edilip uygun tedavi edilirse genellikle daha tehlikeli hale gelmez. Dudakta, yüzde, kulakta iyilesmeyen bir yara varsa hemen doktora basvurun. Habis melanom klasik olarak ciltte koyu mavi siyah renkli degisime neden olur. Bununla beraber herhangi bir bendeki büyüklük, renk degisikligi, kanamanin baslamasi da birer sorundur. Yüz ve boyunda özellikle büyüklük ve sekil bakimindan degisiklik gösteren mavi siyah renkli bir leke varliginda mümkün oldugunca çabuk zamanda bir deri hastaliklari uzmanina ya da baska bir doktora basvurmalidir.

Devam Eden Kulak Agrilari

Yutkunma esnasinda kulak ve etrafinda olusan agrilar bogazda büyüyen tümöre ya da enfeksiyona bagli olabilir. Böyle bir sikayet; yutkunma güçlügü, ses kisikligi ya da boyunda bir sislik ile beraberse daha da dikkat çekicidir. Bu bulgularin en kisa zamanda bir Kulak Burun Bogaz Uzmani tarafindan da degerlendirilmesi gereklidir.

Bas ve boyun kanserlerinde yüksek riskin tanimlanmasi:

Bas ve boyun kanserlerinin %30 kadar bir kismi sigara kullanimi ve alkol gibi spesifik faktörlere uzun süre maruz kalmayla yakin iliskilidir. Sigara ve içki kullanmayan eriskinlerde agiz ve bogaz kanserine neredeyse hiç rastlanmaz. Uzun süreli günes isigina maruz kalma dudak kanseri ile iliskilidir ve cilt kanserinin en büyük nedenidir. Ne yapmalisiniz? Tarif edilen tüm belirti ve bulgular kanser olmayan durumlarda da varolabilir. Aslinda çogu zaman bu sikayetler kanser disindaki diger bazi durumlarda da görülebilir. Fakat bunu iyi bir muayene yapmaksizin söyleyemezsiniz. Bu nedenle bu sikayetlerin varliginda doktorunuza gidin ve emin olun. Hatirla ! Bas boyun kanserlerinin erken teshisi ile tedavinin basarisi arasinda çok büyük bir iliski vardir. Buradaki tibbi önerilerin çok sayida insana ulasmasiyla tedavi oranlarinin yükselecegine inaniyoruz. Bas boyun kanseri ile ilgili bir belirtinin varligindan süpheleniyorsaniz hemen bir doktora gidin.

Google arama etiketleri:
[  boyun hastalıkları belirtileri,  girtlakta batma,  boyun kanserinin belirtileri,  ağız ve boğaz kanseri belirtileri,  ]


Gönderen Unknown
Yemek Borusu Kanseri Nedir, Nasıl Oluşur, Belirtileri ve Tedavisi
Yemek Borusu Kanseri Nedir?

Kanser vücudumuzun çok çeşitli bölgelerinde oluşabilen ve oluştuğu bölgenin ismiyle anılan veya isimlendirilen anormal hücre büyümesi bozukluğudur. Yemek borusu kanseri de yemek borusunun içyüzünü  döşeyen hücrelerden kaynaklanır.  Yemek  borusunun hemen  tümü  yassı hücrelerle döşeli olduğundan bu hücrelerden kaynaklanan  habis tümörler yassı hücreli kanser olarak adlandırılır (skuamöz hücreli kanser). Yemek borusunun mide ile  birleştiği en alt kısmı ise kolumnar hücrelerle (prizmatik hücreler) döşelidir ve bu hücrelerden  kaynaklanan habis tümörler de adenokanser  olarak adlandırılır. Bazen  yemek  borusunda ince  barsak dokusuna benzer  hücre  toplulukları ortaya çıkabilir. Barrett  özefagusu  olarak adlandırılan bu değişim  adenokanser  gelişimi için önemli bir  risk faktörüdür. Anaplastik tümörler, adenoid-kistik karsinomlar, malin melanom, karsinosarkomlar, kaposi sarkomu ve lenfomalar yemek borusunun nadir olarak görülebilecek diğer habis tümörleridir ve  hayat beklentisi   yassı hücreli kanser ve adenokansere göre daha  kötüdür.



Yemek  borusu ve komşu  organlarla ilişkisi

Yemek  borusu kanseri ne sıklıkla görülür?

Yemek borusu kanseri meme, akciğer, prostat ve kalın bağırsak kanserleri kadar sık değildir. Rastlanma sıklığı bakımından tüm kanserler arasında 9.sırada yer almaktadır. İnsan vücudunda oluşan kanserlerin %1,5-2’sini ve tüm sindirim sistemi kanserlerinin de %5-7’sini  oluşturur.Kansere bağlı ölümlerin %4’ünden sorumludur. Görülme sıklığı coğrafi yerleşime göre değişiklik göstermekle birlikte ortalama 100.000 kişiden 5’inde görülür (1-6/100.000). ABD’de görülme sıklığı 100.000 kişiden 2.5-5 iken (bu  her yıl 8000 yeni vaka anlamına gelmektedir) Asya ve Yakın Doğuda sıklık artmakta, özellikle Azerbaycan, İran,Çin ve Güneydoğu Asyanın diğer bölgelerinde 80/100.000 e kadar yükselmektedir. Düşük sosyoekonomik yapıya sahip toplumlarda sıklık ve ölümcüllük oranı daha da yüksektir. Genel olarak bakıldığında yemek borusu adenokanseri erkeklerde kadınlardan 5 kat daha fazla görülür ve hastaların %95’i beyaz ırka mensuptur. Asya ve Afrikada her iki cinste de eşit sıklıkta görülmektedir. Erkeklerde 60 yaş ve üzerinde daha sık görülürken kadınlarda daha genç yaşlarda ortaya çıkabilir. Son yıllarda yassı hücreli kanser sıklığı hafifçe azalırken yemek borusu adenokanseri sıklığında belirgin bir artış gözlenmektedir. Günümüzde yeni teşhis edilen hastaların yaklaşık yarısını ve yemek borusu en alt kısmından kaynaklanan kanserlerin de %80’ ini adenokanserler oluşturmaktadır.

Yemek borusu kanserine neler neden olur?


Yemek borusu kanserinin nedeni hangi tip kanser olduğuna göre değişir. Yassı hücreli kanser için risk faktörleri sigara içimi ve fazla miktarda alkol tüketimidir. Günde 120g ve üzerinde alkol ve 2 paket ve daha fazla sigara tüketenlerde yassı hücreli yemek borusu kanseri gelişme riski bu maddeleri kullanmayanlara göre yaklaşık 150 kat daha fazladır. Çok sıcak yeme ve içme alışkanlığı, insan papilloma virus (HPV) enfeksiyonu, akalazya (yutma güçlüğü ile  giden iyi huylu bir yemek borusu hastalığı), radyoterapi, Plummer-Vinson sendromu (demir eksikliği anemisinde yemek  borusunun üst ucunda oluşan ve yutma  güçlüğü yaratan daralma), yemek borusunun kezzap  veya  çamaşır  suyu  gibi yakıcı maddelerin içilmesine bağlı hasarlanmaları, gluten allerjisi, A vitamini, riboflavin ve çinko eksikliği, diyette nitrozamin fazlalığı yemek borusu kanseri gelişimini kolaylaştırıcı olduğu ileri sürülen diğer faktörler arasında sayılabilir.

Yemek borusu adenokanseri için risk faktörleri  daha az anlaşılmıştır. Gastroözofagial reflü hastalığının bir komplikasyonu olan Barrett özofagusu  yemek borusu adenokanseri için en iyi bilinen risk faktörüdür. Barrett özefagusu veya Barrett  metaplazisi olarak bilinen durum gastroözofagial reflü hastalığının  ciddi  ve sessiz bir komplikasyonudur.  Bu hastalıkta  yemek borusunun iç yüzeyini  döşeyen dokunun yerini  mide veya barsakların iç yüzünü döşeyen doku almaktadır.   Genel olarak reflü dışındaki yakınmalar nedeniyle gastroskopi yapılan insanlarda  Barrett metaplazisine rastlanma sıklığı  %0.5-1 ken  reflü nedeniyle endoskopi yapılanlarda bu oran  %5-15 e kadar yükselmektedir. Yemek borusunda darlık  gelişen  hastalarda bu oran %50 ye kadar çıkabilir. Barrett özefagusu her yaşta görülebilmesine rağmen 40 yaş sonrasında görülme sıklığı artar. Batı toplumunda ve beyaz ırkta daha sık görülmektedir. Barrett  özefagusunun önemi kansere  dönüşüm  gösterebilen bir hastalık oluşundadır. Barrett özefagusu olan hastalarda yemek borusunda  kanser gelişme  sıklığı yıllık %0.5 civarındadır ki bu  oran  Barrett özefaguslu hastalarda yemek borusu kanseri  gelişme riskinin genel topluma  göre  30 ila 50 kat daha fazla olduğu anlamına gelir. Bu nedenle Barrett özefagusu  saptanan hastaların  belirli aralıklarla  gastroskopi  yapılarak ve doku örneği alınarak takip edilmeleri ve  kansere dönüşümün erken bulguları saptanan hastaların cerrahi tedavi ile  tedavi edilmeleri gerekir.

Gastroözofagial reflü hastalığı yemek borusu kanseri  oluşumuna yol açarmı?

Yapılan çalışmalar gastroözofagial reflü hastalığı varlığında yemek borusu kanseri  görülme sıklığının bir miktar arttığını göstermekteyse de bu artış  orta ve hafif şiddetteki  reflü  vakalarında fazla belirgin değildir. (Reflü şikayeti olmayanlarda %0,002, hafif ve orta şiddette reflüsü olanlarda %0,003-0,018, şiddetli reflüsü olanlarda %0,035). Bugünkü bilgilerimiz, reflü hastalığında yemek borusu kanseri gelişme sıklığında hafif ancak önemsiz düzeyde bir artış olduğunu göstermektedir. Bu risk cerrahi tedavide görülebilecek ciddi  komplikasyonların gelişme olasılığından (%0,5-1,5) belirgin ölçüde daha düşüktür.

Yemek borusu kanserinin  belirtileri nelerdir?

En sık yakınma yutma güçlüğü (yemeklerin mideye ulaşmadan önce yemek borusunda takılması hissi) ve/veya yutma  sırasında ağrı hissedilmesidir. Yutma  güçlüğü  genellikle ilerleyici karakterdedir. Başlangıçta katı ve  iyi çiğnenmemiş gıdaların büyük parçalar halinde  yutulması ile oluşurken zamanla sıvı gıdaların  yutulmasında da güçlük oluşur. Özellikle et, ekmek ve elma hastalar tarafından yutma güçlüğü oluşturan gıdalar olarak tanımlanır. Bunların dışında  kilo kaybı, tükürük salgısının artması, sindirilmemiş besinlerin ağza geri gelmesi, uyku sırasında ağızdan yastığı kirleten ve  bazen kanlı olabilen bir sıvının akması, göğüste rahatsızlık hissi, sırta yayılabilen göğüs ağrısı, kusma sırasında ağızdan kan gelmesi, dışkının siyak  renkte çıkması gibi bulgular da olabilir. Hastalarda kansızlık,ses kısıklığı ve öksürük  bulunabilir.

Bende yemek borusu kanseri olup olmadığını nasıl anlarım?

Yemek borusu kanserinin ana belirtileri olan yutma güçlüğü ve/veya yutma  sırasında ağrı hissedilmesi ve kilo kaybı hekime başvurmanız için yeterli neden olabilir. Yemek borusu kanseri olup olmadığınız anlamak için basit bir yöntem henüz yoktur. Genelde yemek borusunda yutma güçlüğüne neden olacak bir kitle olup olmadığının anlaşılmasına yönelik testler uygulanır.

Yemek borusu kanseri tanısını koymak için hangi yöntemler kullanılır?

Yemek borusu kanserinden şüphelenilen birisine çeşitli testler yapılabilir. Hastalar genellikle yutma güçlüğü ile hekime başvurduklarından ilk uygulanacak tanı yöntemi baryumlu yemek borusu grafisidir. Bu yöntemde hastaya bir sıvı (baryum çözeltisi) içirilir ve bu esnada film (baryumlu grafi) çekilir. Erken dönemde bu inceleme ile hastaların %75’inde tümör saptanabilmektedir. Çift kontrastlı teknik kullanıldığında bu oran %90’a kadar yükselmektedir.

Endoskopi lezyonu direkt olarak görme ve biyopsi (doku örneği) alma imkanı sağlaması nedeniyle uygulanması gereken diğer bir yöntemdir. Ağrılı yutma ön planda olan hastalarda ilk tanı yöntemi olarak kullanılabilir. (Bkz. Endoskopi ve Gastroskopi). Bu yöntem ucunda kamera olan bir aletle (endoskop) ağızdan girilerek yemek borusunun görülmesi esasına dayanır.

Ayrıca yemek borusunun yakınındaki oluşumlar olan akciğerler, karaciğer ve diğer organlar hakkında da fikir veren göğüs ve karın bilgisayarlı tomografisi çektirmek de gerekebilir.



Endoskopide yemek borusu kanserinin görünümü

Yemek borusu kanserinin evrelemesi nasıl yapılır?

Yemek borusu kanseri teşhisi koyulduktan sonra hekim hastalığın ne kadar ilerlediği ve yayılıp yayılmadığına göre evreleme yapar. Kanserin çeşidine göre kanserin en sık yayılabileceği yerler incelenip özel testlerle bu bölgeler  araştırılarak evreleme yapılır. Yemek borusu kanserinin en çok yayıldığı yerler lenf bezleri, akciğerler, karaciğer, böbrek üstü bezi, böbrekler ve kemiklerdir. Karın ve göğüs bilgisayarlı tomografisi kanserin akciğerler, karaciğer ve böbrek üstü bezine yayılımı hakkında yeterli bilgi verse de lenf bezi tutulumu hakkında pek bir şey söyleyemez. Tümör ve komşu lenf bezleri hakkında endoskopi eşliğinde ultrasonografi (endosonografi) yaparak da fikir edinilebilinir. Bazen kanserin kemiğe sıçrayıp sıçramadığını araştırmak için kemik incelemeleri de gerekebilir. Pozitron emisyon tomografisi (PET scan), bronkoskopi ve mediastinoskopi evrelemede kullanılabilecek diğer yöntemlerdir.

Yemek borusu kanserinde evreleme, uygun tedavi ve gidişatın tayini bakımından önemlidir. Diğer birçok kanser türünde olduğu gibi yemek borusu kanserinin evrelendirilmesinde de TNM sistemi kullanılır. T tümörün yemek borusu duvarında ilerleme derinliğini, N lenf bezi tutulumunu, M ise uzak bir organa sıçrayıp sıçramadığını gösterir.


Yemek borusu kanseri nasıl tedavi edilir?

Yemek borusu kanserinde seçilecek tedavi yöntemi tümörün evresi, tipi, hastanın yaşı ve genel durumuna göre belirlenir. Yutma güçlüğü kanser büyümeye başladıktan aylar sonra oluştuğundan yemek borusu kanseri genelde geç dönemde teşhis edilir. Günümüzde yemek borusu kanserinin tedavisi genelde tedavi amaçlı olmayıp belirtileri ortadan kaldırmaya ve hastanın yaşam kalitesini arttırmaya yöneliktir. Bunun nedeni ilk başvuru sırasında hastaların ancak 1/3 ünün cerrahi tedavi uygulanabilecek evrede olmasıdır.

Kanserin diğer organlara yayılmadığı ve tedavi edilebilir olduğu hastalarda yemek borusunun büyük bir kısmının çıkarılması ana tedavi prensibidir. Pek çok hastada işe yaradığına dair çok kesin kanıt olmasa da kemoterapi ve radyoterapi tedavileri de ilave olarak yapılabilir. Birçok kanser merkezi tedavi edilebilir hastalarda ameliyattan önce verilecek kemoterapi ve radyoterapinin yararını araştırmaktadır.

Kanserin komşu organlara yayıldığı veya herhangi başka bir nedenle ameliyat edilemeyecek durumdaki hastalarda kemoterapi ve radyoterapinin birlikte kombine verilmesi ana tedavi prensibidir. Bu tedavi yöntemi ile yutma ile ilgili problemler hemen düzelemeyeceğinden yutmayı düzeltmek için başka yöntemler de denenir. Bunlar arasında yemek borusunu açık tutabilmek için tümörün olduğu  bölgeye esnek bir tüp (stent) yerleştirilmesi ve bu  bölgenin laser  veya  argon akımı ile  yakılarak açılması sayılabilir.

Tedavi olabilme olasılığı hastalığın teşhis edildiği andaki evresine bağlıdır. Erken evrede yakalanmış hastalarda yaşam beklentisi ve tedaviden sonraki 5 yıllık hastalıksız sağ kalım %80-90’dır. Ancak çoğu yemek borusu kanseri (hastaların %30-40’ı) ileri evrede teşhis edildiğinden tedavi başarısı düşüktür. Tümörün yemek borusuna yayılım derecesi, lenf bezlerinin tutulumu ve tümörün uzak organlara sıçrayıp sıçramadığı (metastaz) hayatta kalım süresini belirleyen en önemli verilerdir.

Yemek borusu kanserinde palyatif tedavi ne demektir?

Kemo-radyoterapi ve/veya cerrahi tedavi uygulanamayan hastalarda yutma güçlüğü, kilo kaybı, kanama ve fistül oluşumuna (iki komşu organ arasında normalde olmayan bir bağlantının oluşması) bağlı inatçı öksürük vb. şikayetler nedeniyle bu şikayetlerin  giderilmesi  amacıyla palyatif tedavi gerekebilir. Yutma güçlüğü gıda alımına engel olacağından hastanın genel durumunun hızla kötüleşmesine sebep olabilir. Endoskopik dilatasyon (yemek borusunun bir balon yardımıyla genişletilmesi), stent takılması ve darlığın termal veya kimyasal yöntemler kullanılarak  açılması  bu amaçla kullanılabilecek yöntemlerdir. Bunlar arasında özellikle kendi kendine açılan ve kıvrılabilir özelliğe sahip  metalik yemek borusu stentleri  gerek uygulama kolaylığı ve gerekse yutma güçlüğünü  belirgin ölçüde azaltmaları nedeniyle  yaygın olarak kullanılmaktadır. Dilatasyonla elde edilen iyileşme çok kısa süreli olduğundan genellikle stent takılacak hastalarda uygulanır.

Google arama etiketleri:
[  yemek borusu kanseri belirtileri,  yemek borusu hastalıkları,  özofagus kanseri belirtileri,  yemek borusu kanserinin belirtileri,  yemek borusu kanseri nedir,  yemek borusu hastalığı,  ]


Gönderen Unknown
Pankreas Kanseri Belirtisi Evreleri Bulguları ve Tedavisi
Pankreas Nedir?

Pankreas karın bölgemizde midenin arka bölümünde yer alan yumuşak yapılı ve yassı uzun bir organımızdır. Başlıca görevi sindirim enzimlerini (lipaz, amilaz, tripsin, kimotripsin vb.) ve özellikle vücuttaki şeker metabolizmasını düzenleyen insülin ve glukagon gibi bazı hormonları salgılamaktır ve yaşam için elzem bir organdır.

Normalde vücuttaki hücreler düzenli bir şekilde bölünerek çoğalır ve zamanı gelince de ölürler. Eğer hücreler kontrolsüz bir biçimde bölünmeye devam eder ve ihtiyac duyulmayan dokular oluşursa bu dokuların oluşturduğu kitlelere tümör denir. Vücutta oluşan tümörler habis (malign) veya selim (benign) karakterde olabilirler. Kanser terimi habis tümörler için kullanılır. Habis tümörler bulundukları bölgedeki yakın organlara ve kan ve lenf yoluyla da uzak organlara sıçrayabilirler ve bu durum metastaz olarak adlandırılır. Pankreas kanserinde de pankreas içindeki kanalları döşeyen hücrelerden kaynaklanan bir tümör gelişimi söz konusudur. Bu tür tümörler pankreasın eksokrin tümörleri olarak adlandırılırlar. Bunlar arasında en sık görülenler pankreasın adenokanserleridir. Pankreasın daha nadir görülen tümör cinsleri pankreastaki hormon salgılayan hücrelerden kaynaklanan tümörler ve pankreasdaki kistik yapılardan kaynaklanan tümörledir. Bu guruptaki tümörler nöroendokrin tümörler ve kistadenokarsinomlar olarak adlandırılırlar ve nisbeten daha iyi bir gidiş gösterirler. Pankreas kanseri ölümcül kanserler arasında 4. Sırada yer alır.



Pankreas kanserine ne neden olur?

Pankreas kanserinin nedeni kesin olarak bilinmekle birlikte hastalığın oluşmasına yol açtığı düşünülen bazı risk faktörleri belirlenmiştir ;

- 40 veya üzerinde olmak

- Erkek cinsiyet

- Sigara kullanmak

- Şeker hastalığı

- Kronik pankreatit (genellikle alkole bağlıdır) , herediter pankreatit,

- Ailenin veya kişinin geçmişinde bazı kolon polip tiplerin veya kolon kanserin bulunması (FAP- Ailevi kalın barsak polipozisi, ailevi nonpolipöz kolon kanser sendromu vb.).

- Aile geçmişinde pankreas kanserin bulunması

- Yağ oranı yüksek gıdalarla beslenme (?)

Hastalığın belirtileri nelerdir?

Pankreas kanserinin erken evrelerinde genellikle hiçbir belirti görülmez. Hastalığa ait bulgular (semptomlar) ortaya çıktığında çoğunlukla tümör ileri bir evreye ulaşmış ve pankreas çevresindeki dokulara ulaşmıştır. Semptomlar, tümörün yerine ve büyüklüğüne bağlı olarak değişir ;

- İştahsızlık

- Nedeni açıklanamayan kilo kaybı

- Üst karında hissedilen ve bazen sırta vurabilen ağrı

- Bulantı

- Depresyon,halsizlik, çabuk yorulma

- Sarılık (Tümörün safra yollarını tıkaması sonucunda ortaya çıkar, bu taktirde göz aklarında sararma, idrarda koyulaşma ve dışkı renginde açılma olur)

Hastalıkta görülebilecek belirtiler pankreas kanseri dışında başka hastalıklarda da görülebilirler. Bu nedenle bu tür yakınmaları olan kişiler bir doktora görünmelidirler.

Pankreas kanserinin nedenleri kesin olarak bilinmediğinden ve hastalık erken evrede herhangi bir belirti vermediğinden önlem almak zordur. Ailevi ya da genetik yatkınlıktan dolayı pankreas kanseri yönünden artmış bir riske sahipseniz doktorunuzun yardımıyla düzenli aralarla yapılacak tetkiklerle erken teşhis koymak mümkündür.

TEŞHİS

Pankreas kanserinin teşhisinde doktorun bu hastalığın varlığından şüphelenmesi ve gerekli tetkikleri istemesi önemlidir. Bu amaçla aşağıdaki incelemeler yapılabilir;

Batın ultrasonografisi: İyi yapılmış bir ultrasonografi pankreas kanserinin erken teşhisinde yardımcıdır ve daha ileri düzeydeki incelemelerin yapılması konusunda karar verilmesine yardımcı olur. Ultrasonografinin iyi bir yanı radyasyon içermemesidir.

Bilgisayarlı tomografi (BT):

Karın içerisindeki yapıların ve özellikle pankreasın daha ayrıntılı bir şekilde ve ince kesitler halinde incelenmesini sağlar. Radyasyon içermesi ve nisbeten pahalı oluşu dezavantaj oluşturmakla birlikte pankreas tümörü varlığından şüphelenildiğinde mutlaka yapılması gereken bir inceleme yöntemidir. .

Manyetik rezonan görüntüleme( MRI):

Manyetik dalgalar yardımı ile karın içindeki yapılar BT dekine benzer bir şekilde incelenir. Radyasyon içememesi önemli bir üstünlüğüdür.

ERCP (Endoscopic retrograde cholangiopancreatography):

Endoskopik yöntemle pankreas kanalına kontrast madde verilerek pankreas kanalı görüntülenir. ERCP teşhisten çok pankreastaki tümörün safra yollarına bası yaparak tıkaması sonrasında oluşan sarılığın tedavi edilmesi amacıyla kullanılan bir yöntemdir (Bkz. Endoskopi- ERCP).

Tümör dokusundan örnek alınması (Biyopsi):

Pankreasta bir kitle tesbit edildiğinde kesin tanı ve tümör cinsinin anlaşılması amacıyla doku örneği alınması gerekir. Bu aynı zamanda daha sonra uygulanacak olan ilaç tedavisinin seçiminde de yardımcı olur.

Kan testleri:

Pankreas kanserinde de diğer bazı kanser çeşitlerinde olduğu gibi kanda tümör belirteçleri (tumor marker) olarak adlandırılan birtakım maddelerin arttığı saptanabilir. Bu maddeler genellikle tümörün kendisi tarafından oluşturulabildiği gibi bazen vücut tarafından da oluşturulabilir.

Pankreas kanserinde yükselen tümör belirteçleri CEA (carcino embrionic antigen) ve CA 19-9 (Carcinom antigen 19-9) dur. Bu maddeler pankreas kanseri için spesifik olmayıp sindirim sisteminin diğer kanserlerinde, safra yolları hastalıklarında ve pankreasın bazı selim hastalıklarında da yüksek bulunabilir. Tümör belirteçleri tanıdan çok tedaviye alınan cevabın değerlendirilmesi ve hastanın tedavi sonrasında izlenmesi amacıyla kullanılırlar.

EVRELEME

Pankreas kanseri tedavisinde uygun yaklaşımı saptamak amacıyla öncelikle tümör evrelemesinin yapılması (Tümörün ne kadar büyüdüğünün ve komşu ve uzak organlara yayılım derecesinin saptanması) gerekir. Çünkü pankreas kanser tedavisinde uygulanacak tedavi yöntemleri kanserin evresine bağlı olarak değişir.

pankreas_tnm2

Evre 1: Tümör pankreas dışına sıçramamıştır

Evre 2: Tümör pankreasın sınırları dışına çıkmış, komşu dokulara, organlara ve lenf düğümlerine sıçramıştır.

Evre 3: Tümör pankreas dışına, yanındaki dokulara, organlara ve lenf düğümlerine sıçramış, pankreasın etrafındaki büyük kan damarlarına da yayılmıştır.

Evre 4: Pankreasın dışına, karaciğer gibi uzak yerlere sıçramıştır.

TEDAVİ

Cerrahi tedavi:

Kanserli tümör, tümöre komşu dokular ve yakındaki lenf düğümleri çıkarılır. Whipple ameliyatı olarak adlandırılan cerrahi yöntemde pankreas, midenin bir kısmı, onikiparmak barsağı ve etrafındaki dokular alınır. Bazen asıl tümör kitlesi çıkarılamasa da kanserin yol açtığı kusma, sarılık vb. durumların ortadan kaldırılması için cerrahi tedavi uygulanması gerekebilir.

Radyoterapi:

Radyasyon ile tümör hücrelerinin öldürülmesine ve tümörün küçültülmesine çalışılır. Cerrahi girişim öncesinde veya sonrasında uygulanabilir. Vücut dışından uygulanabileceği gibi bazen tümör yakınına koyulan radyoaktif çekirdeklerle vücut içinden de yapılabilir.

Kemoterapi :

Burada ilaçlar ile kanser hücrelerinin öldürülmesi veya çoğalımlarının durdurulmasına çalışılır. Cerrahi tedavi şansı olan hastalarda kemoterapi cerrahi tedavi öncesinde veya sonrasında verilebilir. Cerrahi tedavi şansı olmayan hastalarda günümüzde tek geçerli tedavi şansı kemoterapidir. Kemoterapi ve radyoterapi birlikte uygulandığında daha iyi sonuç alınabilir.

whipple

Pankreas kanserinde cerrahi tedavi (Whipple prosedürü)

Biyolojik Tedavi (Biyoterapi – İmmunoterapi ):

İmmunoterapi olarak da bilinen biyolojik terapide, bağışıklık sistemi ( vücudun kendi koruma mekanizmaları) kanserle savaşır. Bağışıklık sistemin yeterli çalışmaması durumunda kanser oluşumunun kolaylaştığı bilinmektedir. Biyoterapi ile vücudun bağışıklık sistemi onarılır, uyarılır ya da kuvvetlendirilir. Biyoterapi tek başına uygulanabileceği gibi cerrahi tedavi, radyoterapi ve kemoterapi ile beraber de uygulanabilir. Bu şekilde tedaviye bağlı yan etkilerin azalması da sağlanmış olur.

Biyoterapi ile,

- Kanser oluşum süreci durdurulur, kontrol edilir ya da bastırılır

- Kanser hücreleri bağışıklık sistemimiz tarafından daha kolay farkedilir hale getirilir.

- T-hücreleri, NK-hücreleri ve makrofajları gibi bağışıklık sistemi hücrelerinin öldürme gücü artırılır

- Normal bir hücreyi kanser hücresine dönüştüren sürec durdurulur ya da geri döndürülür

- Vücudun, tedavi süreci içinde ölen ya da hasarlanan hücrelerinin yerine yeni hücre üretmesi hızlandırılır.

- Kanser hücrelerinin vücudun başka yerlerine sıçraması engellenir.

Biyolojik tedavi yöntemleri:

İnterferonlar

İnterferonlar vücut tarafından enfeksiyon durumunda üretilir. İnterferonlar hem enfeksiyon oluşturan yabancı maddelerle hem de kanser hücreleri ile savaşır.

Monoklonal Antikorlar

Vücuttaki her hücrenin yüzeyinde kendini tanıtan proteinler vardır. Kanser hücrelerinde değişeime uğrayarak farklılaşmış olan bu proteinler bağışıklık sisteminin uyarılmasına yol açar. Bu proteinler kanser antijenleridir ve vücut onlara karşı antikor olarak adlandırılan başka proteinler üretir. Bir tane ana antikordan aynı antijene karşı sayılarca antikor klonu üretildiğinden monoklonal diye adlandırılmaktadır. Bu tedavide kanser hücrelerinden örnek alınırak kanser hücrelerinin yüzeyinde bulunan antijenler saptanır. Sonra bu antijenlere bağlanıp antijenin üzerinde yer aldığı hücreyi öldürecek olan antikor üretilir. Bu yöntem ile üretilen antikorlar kanser hücrelerini öldürmek için tek başına kullanılabildiği gibi tedavi veya tanıda gerekli olan maddelerin kanser hücrelerine taşınmasında da kullanılabilirler. Monoklonal antikorlar ile kemoterapötik ajanların doğruca tümör hücrelerine taşınmasımümküm olabilmektedir. Bu şekilde ilacın sağlıklı dokulara taşınma ve zarar verme oranı da azalır. Yüksek konsantrasyonda kullanılabilindiğinden etkinliği konvansiyonel kemoterapiden daha yüksektir ve yan etkileri de daha azdır. Monoklonal antikorların kanser tedavisinde kullanımı yenidir ve sadece kemoterapiye dirençli vakalarda uygulanmaktadır. Günümüzde pankreas kanserinde kullanılan monoklonal antikor ‘setuksimab’ dır. Bu ilacın içerdiği antikor kanser hücresine bağlanarak hücrenin anormal çoğalmasını ve saldırgan karakter kazanmasını engeller. Tedavinin etkinliğini değerlendirmeye yönelik çalışmalar halen sürmektedir.

Monoklonal antikorlar tanısal amacla da kullanılabilir. Antikorla birleştirilen radyoaktif maddelerin kanser hücelerine bağlanmasıyla diğer yöntemler ile görüntülenemeyen kanser hücrelerinin ve metazstazların görüntülenmesini sağlanır.



İnterlökinler, vücudun lenfositlerini (bir çeşit akyuvar) aktive eder. Yani bağışıklık sistemi için önemli olan beyaz kan hücrelerinin (akyuvarlar, lökositler) coğalımını çalışmalarını uyarırlar. Bu şekilde vücut direncinde artma sağlanır. Örneğin, IL-2, tümör hücrelerini öldüren hücreleri aktifleştirir ve bağışıklık fonksiyonun kuvvetlenmesine katkıda bulunur.

Google arama etiketleri:
[  pankreas kanseri belirtileri,  pankreas kanseri evreleri,  pankreas kanseri nedir,  ca 19-9 yükselten nedenler,  pankreas ca,  pankreasta kitle,  pankreas hastalığının belirtileri nelerdir,  pankreas vücudun neresinde,  pankreas vücudun neresinde bulunur,  pankreas hastalıkları belirtileri,  ]


Gönderen Unknown
Kolorektal kanser, görülme sıklığı bakımından tüm kanserler arasında meme, prostat ve akciğer kanserlerinden son 4.sırada yer almakta ve erkek ve kadınlarda görülen kanserlerin yaklaşık %10-15 ini oluşturmaktadır. Dünyada her yıl yaklaşık 1 milyon yeni vaka teşhis edilmekte ve kolorektal kansere bağlı 500.000 ölüm bildirilmektedir. Dünya sağlık örgütü kayıtlarına göre her yıl teşhis konulan yeni vaka sayısı 800.000 civarındadır. 2003 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) 147.500 yeni kolorektal kanser vakası tesbit edilmiş (105.500 kolon, 42.000 rektal kanser) ve kolorektal kanser nedeniyle 57.000 ölüm bildirilmiştir. Bu sayı tüm kanser ölümlerininin %10 nundan sorumludur. Başka bir yönden bakıldığında ABD de yaşayan insanların yaklaşık %5 i hayatları boyunca kolorektal kansere yakalanma riski taşımaktadır. Erkek/kadın oranı 1.3 dür. Bazı yayınlarda her iki cins arasında eşit dağılım olduğu bildirilmektedir.

Son 10 yılda kolorektal kanser insidansında bir azalma olduğundan, kolorektal kanser sıklığının 50/100.000 den 40/100.000 a indiğinden bahsedilmektedir.Bu azalma özellikle beyaz ırkta belirgindir ve siyahlarda kolorektal kanser insidansında bir azalma saptanmamıştır. Benzer şekilde beyaz ırkta kolorektal kansere bağlı mortalite %10 oranında bir azalma gösterirken siyahlarda mortalitenin sabit kaldığı ve halen beyazlardakinden iki kat daha fazla olduğu bilinmektedir. Bu ırksal farklılıkdan sosyoekonomik değişiklikler yanında muhtemelen biyolojik faktörler de sorumludur. Beyazlarda görülen mortalite azalmasından erken teşhis, düşük operatif mortalite ve kolonoskopi ve endoskopik polipektominin giderek artan sıklıkta kullanımı rol oynuyor olabilir.

Kolorektal kanser sıklığı değişik coğrafyalarda yaşayan toplumlara göre farklılık göstermektedir. Kuzey Amerika’nın gelişmiş ülkelerinde, Avustralya, Yeni Zelanda ve Orta Avrupada insidans yüksek, Asya ve Güney Amerikada düşüktür. Kolon kanseri ve rektal kanser sıklığı genelde paralellik göstermekle birlikte coğrafi farklılık kolon kanserinde daha belirgindir. Kuzey Amerika gibi yüksek riskli bölgelerde kolon kanseri rektal kansere göre iki kat daha sık görülmektedir. Kolorektal kanser sıklığı aynı ülke içinde de yörelere ve topluluklara göre farklılıklar göstermektedir. Bu farklılık muhtemelen diyet ve çevresel faktörlerin farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Epidemiyolojik çalışmalar kolorektal kanserin yüksek yağ ve düşük fiber içeren diyetle beslenen toplumlarda daha sık görüldüğünü göstermiştir. Düşük riskli bölgelerden yüksek riskli bölgelere göç eden topluluklarda risk artmaktadır. Uygulanan diyetin önemi göçmenler üzerinde yapılan araştırmalarla açığa kavuşturulmuştur. 1950-1960 yılları arasında ABD’ne (Havai) göç eden Japonlarda kolorektal kanser görülme sıklığı nativ Japonlara göre kısa bir süre içinde artış göstermiş ve bu göçmenlerin daha sonraki yıllarda Amerikada doğan ve yaşayan aile bireylerinde kolorektel kanser gelişme sıklığı nativ Amerikalılarınkine oldukça yakın bir seviyeye erişmiştir. Aynı şekilde bir insidens artışı 2. Dünya savaşında Avustralya’ya göç eden Avrupalılarda ve Yemen ve Kuzey Afrika gibi düşük riskli alanlardan İsrail’e göç eden Yahudilerde gözlenmiştir.

Kolorektal kanserde hastalığın ortaya çıkış yaşında herediter (kalıtsal) özellikler önemli bir yere sahip gibi görünmektedir. Ailevi kolon polipozisi (Familial colonic polyposis – FAP) ve polipozisle birlikte olmayan herediter kolon kanseri (Hereditary nonpolyposis colorectal cancer – HNPCC) gibi güçlü kalıtımsal geçiş gösteren sendromlara sahip olan hastalarda kolorektal kanser genellikle 40 yaş öncesinde gelişmektedir. Güçlü bir kalıtımsal özellik göstermeyen sporadik kolon kanseri vakalarında ise hastalık genellikle genellikle 60-75 yaşları arasında ortaya çıkmaktadır.

Son yirmi yıldan beri teşhisde kullanılan yöntemlerin gelişmesi, tarama programlarının uygulanmaya başlanması, yeni cerrahi tekniklerin keşfi ve radyoterapi, kemoterapi ve immunoterapide kullanılan yeni yöntemlerin kullanıma girmesi kolorektal kanserin daha erken dönemde teşhis edilmesine ve mortalitesinin (ölümcüllük) azalmasına yol açmıştır.

Sınıflama

Kolon tümörlerinin çok büyük bir bölümü adenokanserlerdir. Adenokanserler dışındaki tümörler tüm kolon tümörlerinin yaklaşık %3 lük bir bölümünü oluştururlar. Bunlar arasında skuamoz kanserler (%34) ve kolonun karsinoid tümörü (%33) en sık görülenlerdir. Hemen her zaman anal kanaldan kaynaklanan transizyonel hücreli tümörler, genellikle rektum ve çekumdan kaynaklanan primer lenfomalar (%11), sarkomlar (leiomyom, leiomyosarkom ve kaposi sarkomu) (%4) ve melanomlar (<%1) daha az sıklıkta görülür. Hemanjiom, lenfanjiom, nörofibrom ve granüler hücreli myoblastom ise çok nadir olarak rastlanabilecek diğer kolon tümörlerdir.

Kolorektal kanserde etiyoloji ve patogenez

Kalıtımsal faktörler ve ailede kolorektal kanser varlığı

Ailevi kolon polipozisi (Familial adenomatous polyposis- FAP), herediter yassı adenom sendromu (Hereditary flat adenoma syndrome) ve polipozisle birlikte olmayan herediter kolon kanseri sendromu (Lynch sendromu, Hereditary nonpolyposis colorectal cancer- HNPCC) hariç tutulacak olursa kolorektal kanserlerin büyük bir bölümü belirgin kalıtsal bir genetik bozuklukla birlikte değildir. FAP li hastalarda 5. kromozomda bulunan APC (adenomatous polyposis coli) geni mutasyona uğramış olup kolonda yüzlerle ve binlerle ifade edilecek sayıda adenom gelişimi söz konusudur. FAP otozomal dominant geçiş gösterir ve kolektomi yapılmadığı takdirde hastaların büyük bir bölümünde (%80) 40 yaş civarında kolorektal kanser oluşur. HNPCC sendromu da otozomal dominat geçiş gösterir ve genellikle 50 yaş öncesinde, özellikle sağ kolonda ortaya çıkan kolon kanseri varlığında düşünülmelidir. İki veya daha fazla sayıda birinci veya ikinci derece akrabasında 45 yaşından önce kolon kanseri gelişenlerin HNPCC yönünden araştırılması gerekir. Endometrium, over, ince barsak ve üriner sistem kanserleri de HNPCC li ailelerde sık olarak görülen diğer kanser türleridir. FAP gibi iyi tanımlanmış genetik sendromlar tüm kolorektal kanserlerin ancak %5 inden az bir kısmını oluştururlar.

Sporadik kolorektal kanser vakalarının %20 sinde aile öyküsü saptanmaktadır. En az bir 1.derecede akrabasında (anne, baba ve kardeşler) kolorektal kanser bulunan insanlarda kolorektal kanser gelişme riskinin 2-3 kat daha fazla olduğu, iki veya daha fazla sayıda 1.derece akrabasında kolon kanseri bulunanlarda ise bu riskin 3-4 kat arttığı gösterilmiştir. Akrabaları içinde 45 yaşından önce kolon kanseri tesbit edilen kişilerde risk artmakta (x 3-4), akrabasında kolon kanseri 60 yaş üzerinde oluşalarda ise risk azalmaktadır. Sporadik kolon kanseri vakalarının 1. derece akrabalarında kolorektal kanser görülme sıklığı 2 ila 3 kat artmıştır (Tablo-1).

Sporadik kolorektal kanserlerin ancak %5 kadarı 40 yaş altındaki, %8 i de 50 yaş altındaki insanlarda görülmektedir ve 50 yaşın üzerinde olmak kolorektal kanser gelişimi bakımından önemli bir risk faktörü olarak görünmektedir. Klinikte kolorektal kanser vakalarının %75 i 50 yaş üzerindeki insanlarda görülür. Ailesinde kolorektal kanser varlığı öyküsü olmayan 50 yaş üzerindeki bir insanda ömür boyunca kolon kanserine yakalanma oranı %5 civarındadır.

koloncaaile

Ailede kolon kanseri varlığında ve herediter sendromlarda kolon kanseri gelişme riski

(FAP:Familyal adenomatöz polipozis, HNPCC: Herediter nonpolipozis kolorektal kanser)

Adenomatöz polip

Eldeki deliller kolorektal kanserlerin büyük bir çoğunluğunun kolonda daha önce hulunan bir adenomdan kaynaklandığını göstermektedir. Kolorektal kanser gelişme riski kolondaki adenom sayısı ve büyüklüğü ile doğru orantılıdır. Adenomların kolondan uzaklaştırılması kolorektal kanser sıklığını azaltmaktadır. Kolorektal kanserin genellikle polipoid karakterde olmayan displazik lezyonlardan kaynaklandığı inflamatuar barsak hastalığı buna bir istisna oluşturur. Batı tipi diyetle beslenen toplumlarda 50 yaş civarındaki asemptomatik insanların %35 inde (%25-45) bir veya daha fazla sayıda kolon adenomu bulunduğu, 70 yaş civarıda ise bu oranın %50 ye ulaştığı bilinmektedir. Radyolojik çalışmalarda poliplerin kansere dönüşmesinin 10 yıl dan fazla bir süre alabileceği gösterilmiştir. Endoskopik olarak normal olan bir kolonda yeni adenom oluşumunun yaklaşık 5 yıllık bir sürede gerçekleşebildiği, adenomdan orta veya ileri derecede displazi gelişiminin 2.5-3 yıl sürebileceği ve invaziv kansere dönüşümün de 3 yıl kadar sürdüğü tahmin edilmektedir. Klinik ve morfolojik bulgular adenomların büyüdükçe farklılaşmalarının azaldığını, displazik hale gelebildiklerini ve daha sonra kansere dönüştüklerini göstermiştir. Poliplerin kansere dönüşümünde büyüklükleri önemlidir. 1 cm den küçük poliplerin %5 den azı kansere dönüşürken 1cm den büyük poliplerde bu oran 10 yılda %10, 20 yılda %25 dir. Yıllık kansere dönüşüm oranı 1 cm den büyük adenomlarda %3, villöz yapı gösterenlerde %12 ve şiddetli displazi gösterenlerde ise %37 bulunmuştur. 2cm den büyük, villöz yapısı belirgin olan ve sitolojik incelemede nükleer atipi veya displazi gösteren adenomlarda kansere dönüşüm sıklığı artmıştır. Küçük tubüler adenomlarda risk artışı belirgin değilken 1cm den büyük adenomu olanlarda risk 3 kat, adenom villöz karakterde olduğunda 4 kat, ileri derecede atipi saptanan adenom varlığında da 5 kat artmaktadır.

İnflamatuar barsak hastalığı

İdyopatik inflamatuar barsak hastalığı (Ülseratif kolit-ÜK ve Chron) kolonda adenokarsinom gelişimi bakımından artmış bir risk oluşturur. Ülseratif kolitli hastalarda hastalık süresinin 8. yıla ulaşmasıyla kolon kanseri riski artmaya başlamakta, hastalığın 20. yılında bu risk %15 e ulaşmaktadır. Hastalığı 30 yıldan beri var olan pankolitli hastalarda kanser gelişme riski %35 e varabilmektedir. Hastalığın kolondaki yaygınlığı önemli bir faktördür. Sadece proktiti olanlarda kanser gelişme riski iki kat artmışken, sol kolon tutulumu olanlarda 3 kat, tüm kolon tutulumu olanlarda ise 6 kat artmıştır. Sadece proktiti olanlarda ise risk genel popülasyona göre hafifçe daha fazladır. ÜK le birlikte sklerozan kolanjit bulunanlarda kolon kanseri daha erken dönemde gelişmektedir (10 yılda %5, 20 yılda %18-20, 30 yılda %35-40 ve 40 yılda %50-65).

Ülseratif kolitli bir hastada kolorektal kanser gelişimi hastanın koliti olmayan akrabaları için bir risk faktörüdür. Aynı şekilde ülseratif koliti olmayan bir akrabasında kolon kanseri varlığı ülseratif kolitli hastada kolon kanseri gelişimi riskini artırmaktadır. ÜK zemininde gelişen kolorektal kanserde prognoz koliti olmayanlara göre daha kötüdür. Prekanseröz adenomlarda olduğu gibi inflamatuar barsak hastalığında da hasta mukozada gelişen displazi karsinomun öncü lezyonu olarak kabul edilir. Retrospektif çalışmalarda kolon kanseri oluşan ÜK li hastalardan rezeke edilen kolonların %90 ında mukozada displazi saptanmış, kolonoskopik biyopsisinde veya cerrahi rezeksiyon sonrasında mukozada displazi saptanan hastaların 1/3 inde birlikte kolon karsinomunun da bulunduğu görülmüştür. Kanser gelişme riski özellikle mukozada görünür plak veya kitlesi olan hastalarda (DAML- Dysplasia associated mass lesions) daha yüksektir. Hastalığı 8 yıldan uzun olanlarda 2 yıl ara ile kolonoskopi yapılarak belirli aralıklarla mokoza biyopsisi alınması (mapping), hastalığı 15 yılı doldurmuş olanlarda ise bu işlemin her yıl tekrarlanması tavsiye edilir. Şiddetli displazi veya DAML saptanan hastalarda proflaktik total kolektomi (kalın barsağın tümüyle çıkarılması) seçilecek tedavi yöntemidir. ÜK nedeniyle rektum (kalın barsağın son 15cm lik kısmı) bırakılarak kolektomi yapılan hastalarda kalan rektumda kanser gelişme sıklığı sanıldığı kadar yüksek olmayıp operasyondan sonraki 20.yılda hastaların ancak %5-7 sinde rektumda kanser gelişmektedir.

Chron hastalığında kolon veya ileokolik tutulumu olan hastalarda kolorektal kanser gelişme riski normal topluma göre 4 ila 20 kat fazladır.Kolon kanseri gelişiminde relativ risk ileo-koliti olan hastalarda 3.2 iken sadece koliti olanlarda 5.6 bulunmuştur. Hastalığı 30 yaşından önce başlayanlarda risk belirgin ölçüde artmaktadır. Burada önemli olan bir husus, Chron hastalığında gastrointestinal sistemde oluşabilecek kanserlerin hemen yarısına yakın bir bölümünün hastalıkla tutulum göstermeyen bölgelerden kaynaklanmasıdır.

Kolonda daha önce karsinom varlığı

Kolorektal kanseri olan hastalarda genel toplumla karşılaştırıldığında yeni kolorektal kanser gelişme riski 3 kez daha fazladır. Kolorektal kanser tanısı konulan hastalarda aynı anda kolonda ikinci bir kanser bulunma (senkronik kolon kanseri) veya rezeksiyon sonrasında yeni kanser oluşma (metakronik kolon kanseri) olasılığı artmıştır. Bu oran senkronik ve metakronik kanserler için değişik çalışmaların sonuçlarına göre farklı olup %1-8 arasında değişebilmektedir (Ortalama her iki gurup için %5). Senkronik kolon tümörü olan hastaların küçük bir bölümünde lezyonlar aynı kolon segmentinde yerleşim gösterir ancak hastaların çoğunda lezyonlardan biri proksimaldeyken diğeri distal kolondan kaynaklanır. HNPCC de ve ÜK de senkronik kolon kanseri daha sık görülür. Metakronik kanserlerin hemen yarısı ilk lezyondan 5-7 yıl sonra ortaya çıkarlar.

Radyasyon

Pelvik radyasyona maruz kalma rektal kanser oluşumunda kanıtlanmış bir risk faktörüdür. Özelikle prostat, serviks ve vagina kanserleri nedeniyle pelvik radyoterapi uygulanmış hastalarda rektum kanseri gelişme riski artmaktadır. Radyoterapiden sonra rektal karsinom oluşumu için geçen sürenin 1-33 yıl arasında değişebileceği düşünülmektedir (Ortalama 15 yıl). Radyoterapi sonrası oluşan kolon kanserlerinin karaktersitik bir özelliği yüksek miktarda müsin üreten tümörler olmalarıdır.

Çevresel faktörler ve beslenme

Kolorektal kanser sıklığı bölgelere göre değiştiğinden hastalığın etyopatogenezinde ve önlenmesinde çevresel faktörler önemli gibi görünmektedir. Çevresel faktörler genetik yapı üzerinde etkili olabilirler. Genetik olarak kanser gelişimine duyarlı olan kolonlarda diyetin genetik değişimleri ve karsinogenezi etkileyebildiği bilinmektedir. Epidemiyolojik çalışmalarda yağ ve kalori oranı düşük ve fiber içeriği yüksek diyetle beslenenlerde kolorektal kanserin yarı yarıya daha az görüldüğü, yüksek yağ alımının kolon kanseri oluşumunda kolaylaştırıcı bir faktör olduğu gösterilmiştir. Kolon kanseri sıklığının yüksek olduğu batı toplumlarında yağ miktarı total kalori alımının %40 ila 45 ini oluştururken bu oran kolon kanserinin daha az sıklıkta görüldüğü toplumlarda %10-15 dir. Hayvansal yağın fazla miktarda tüketilmesi, kırmızı etin beyaz et ve balığa göre daha fazla tercih edilmesi kolon kanseri sıklığındaki artış ile birliktedir. Diyetteki yağ miktarı artışının kolona gelen safra asidi miktarını artırması bundan sorumlu olabilir. Diyetteki yağ karaciğerde kolesterol ve safra asidi sentezini uyarmakta ve böylece sterollerin kolona geçişini artırmaktadır. Kolondaki bakteriler sterol yapısındaki bu bileşikleri sekonder safra asitlerine ve diğer toksik metabolitlere dönüştürür. Safra asitleri ve serbest yağ asitleri muhtemelen ornitin dekarboksilaz ve siklooksijenaz enzimlerinin aktivitesini (dolayısıyle prostoglandin sentezini) artırmak suretiyle kolon epitelinde hücre çoğalmasını hızlandırmaktadır.

Epidemiyolojik çalışmalar ve hayvan deneyleri diyetteki fiberin kolon kanseri gelişimini önleyici etkisi olduğunu göstermiştir. Fiber, selüloz, hemisellüloz ve pektin gibi karbonhidratlarla lignin gibi karbonhidrat olmayan maddelerin karışımından oluşmuştur ve üst gastrointestinal sistemde sindirilmeden kolona ulaşır. Fiberin dışkı hacmini artırmak ve dışkının transit süresini kısaltmak suretiyle karsinojen maddelerin dilüsyonuna ve mukoza ile temas süresinin azalmasına yol açarak etki gösterdiği düşünülmektedir. Fiber içindeki bazı bileşikler toksik ve karsinojen maddeleri bağlayarak onların kolon mukozası ile temasını azaltabilir. Fiber aynı zamanda dışkıdaki sekonder safra asidi konsantrasyonunu da azaltmakta ve safra tuzlarını bağlayarak onların olası karsinojen etkilerini hafifletmektedir. Selüloz ve hemisellüloz betaglukoronidaz gibi bakteriyel enzim düzeylerini düşürmekte ve böylece karsinojen ve kokarsinojen maddelerin bu enzimler tarafından aktivasyonunu azaltmaktadır. Fiberi oluşturan kompononentler kolondaki bakteriler tarafından fermente edilerek kısa zincirli yağ asitleri oluşmakta ve bunu da kolon lümenindeki pH yı düşürerek karsinojen maddelerin aktivasyonunda bir azalmaya yol açtığı düşünülmektedir.

Kolorektal karsinogenezde moleküler genetik değişiklikler

Kolorektal kanser normal dokuda büyümeyi kontrol eden moleküler mekanizmaların bozulmasına yol açan bir seri genetik değişiklerin birikimi sonucunda oluşmaktadır. Karsinogenezde ilk değişiklikler hücre büyümesi ve programlanmış hücre ölümü (apoptozis) arasındaki normal dengeyi etkileyen ve histopatolojik incelemelerle tesbit edilemeyen oldukça hassas olaylardır. Epitel hücresinin neoplazik sürece girmesi için gerekli olan genetik değişimler temelde birbirinden farklı olan iki mekanizma ile açıklanmıştır. Bunlardan biri allelik kayıplar ve anöploidi ile karakterize olan kromozomal kararsızlıklar (genomic instability), diğeri de bazı karmaşık DNA mutasyonları ve diploidi nin artması ile kendisini gösteren değişikliklerdir (Microsatellite instability-MSI). Genomik kararsızlık yeterince mutasyona uğramış bir hücrenin kanser hücresine dönüşümüne müsait bir durum oluşturarak adenom ve karsinomların oluşumunda önemli rol oynar. 1990 da Fearon ve Vogelstrein’in kolorektal kanser tümorogenezinde rol oynayan moleküler düzeydeki olayları açıklamak amacıyla oluşturdukları model daha sonraki araştırmalara ışık tutmuştur. Fearon ve Vogelstein in oluşturdukları modele göre kolorektal kanser gelişimine sebep olan genetik değişiklikler üç temel gurupta incelenebilir ;

1- Tümör supresor gen aktivitesinin azalması veya kaybolması.

2- Protoonkogenlerde oluşan değişiklikler.

3- DNA onarımı (mismatch repair) ile ilgili genlerdeki değişiklikler.

Normal kolon mukozasından adenom gelişiminde kromozom 5q daki allelik kayıp en erken görülen değişikliktir. Ras geni mutasyonu büyük bir olasılıkla küçük adenomun ortaya çıkışı döneminde oluşmaktadır. Kromozom 18q daki allelik kayıplar sıklıkla büyük ve displazik adenomlarda görülürken kromozom 17p deki allelik kayıplar sadece ileri derecede displazi saptanan adenomlarda ve karsinomlarda bulunmaktadır ve muhtemelen ileri derecede displazik adenom oluşumu veya karsinoma dönüşümden sorumludur. DNA onarım genlerindeki mutasyonlar ve kayıplar kolorektal karsinogenezin muhtemelen birden çok basmağında etkilidir.

Klinik

Kolorektal kanserler yavaş büyüyen neoplazmlar olup özellikle çekum ve sağ kolondaki tümörlerin semptomatik hale gelmesi uzun süre almaktadır. Genellikle bu bölgedeki kanserlerin ilk bulgusu demir eksikliği anemisi şeklinde kendisini gösteren gizli kanamadır. Çabuk yorulma, halsizlik, çarpıntı, baş dönmesi ve anjina pectoris gibi anemiye bağlı belirtiler görülebilir. Hastalığın başlangıcında şikayetler belirsiz ve aralıklı olduğundan hasta ve hekim üzerinde durmayabilir ve küratif tedavi için kıymetli olan erken dönem geçebilir. Hastaların bir kısmına demir eksikliği anemisinin nedeni araştırılırken tanı koyulur. Bazı hastalarda Htc ve Hb seviyelerinde belirgin düşme olmadan erken dönemde sadece serum ferritin düzeyinde azalma saptanabilir. Dışkıda gizli kan pozitif bulunur. Sağ kolon geniş olduğundan ve bu bölgedeki dışkı sıvı kıvamda olduğundan tıkanma ve buna ait bulgular çok seyrektir. Çekum tümörleri ileoçekal valf ve çevresini tuttuğunda karında gaz, şişkinlik ve bulantı-kusma gibi barsak tıkanıklığı bulguları (subileus / ileus ) ortaya çıkabilir.

Sol kolonda barsak lümeni daha dar, dışkı daha kıvamlı ve bu bölgedeki tümörler daha çok anüler (halka gibi)formda olduğundan dışkılama alışkanlığında değişiklikler (kabızlık, karında şişkinlik hissi vb.) ve tıkanma atakları sol kolon tümörlerinde daha çok görülür. Karın ağrısı ve rektal kanama da sol kolon tümörlerinde daha sık rastlanabilen bulgulardır. Ağrı yemek sonrasında ve mushil kullanıldığında şiddetlenebilir. Rektal kanama sigmoid kolon ve rektum tümörlerinde daha sık görülen bir bulgudur. Kanama genellikle az miktarda ve dışkı ile karışık veya dışkıya sürünmüş haldedir. Rektum kanserinde tenezmus, sık dışkılama ihtiyacı, dışkı çapında azalma bulunabilir. Kolon kanserinin ileri evresinde halsizlik, kilo kaybı, iştahsızlık ve ateş yanında peritona yayılım sonucunda malign asit ortaya çıkabilir. Karaciğer metastazları nedeniyle sağ üst kadran ağrısı ve sarılık, akciğer metastazları nedeniyle de öksürük ve dispne bulunabilir.

Tanı ve evreleme

Dijital rektal muayene ile (makattan parmakla yapılan muayene, rektal tuşe) kalın barsağın anüse yakın 10cm lik son kısmında oluşan tümörler tesbit edilebilir. Kolon kanserlerinin sadece %10 luk bir kısmı parmakla ulaşılabilen bu bölgede yerleştiklerinden vakaların ancak küçük orandaki bir kısmı bu yöntemle anlaşılabilir ve bu hastaların bir kısmında doktora başvurmalarını gerektirecek kanama veya dışkı kalınlığında incelme gibi başka belirtiler de bulunur. Bu yöntem bir iç hastalıkları uzmanı veya cerrah tarafından muayene edilen 40 yaş ve üzerindeki her hastaya uygulanmalıdır.

Kolon kanserinde seçkin teşhis yöntemi endoskopi olmakla birlikte radyolojik yöntemler de tanı ve evrelemede yardımcı olarak kullanılırlar. Fleksibl sigmoidoskopi kalın barsağın 60 cm lik son kısmının endoskopla incelenmesi işlemidir. Her 1000 sigmoidoskopide yaklaşık olarak 7 kalınbarsak kanseri ve 60 üzerinde de büyük polip (>2cm) saptanmaktadır. Sigmoidoskopide herhangi bir oluşum saptananlarda tüm kolonun incelenmesi gerekir. Sigmoidoskopide genellikle sadece boşaltıcı lavmanla barsak temizliği yapılması yeterli olmaktadır ve kolonoskopide olduğu gibi rahatsız edici bir işlem olan ağız yoluyla müshil kullanılması gerekmez. Kolonoskopiye göre daha ucuz bir yöntemdir ve düzenli aralıklarla uygulandığında kalınbarsak kanserinden ölümleri %60-80 oranında azalttığı gösterilmiştir. Sigmoidoskopinin kalın barsağın daha üst kısımlarındaki kanserlerin gösterilmesinde yetersiz olmasından dolayı düzenli olarak dışkıda gizli kan aranmasıyla birlikte uygulandığında bir izleme yöntemi olarak tavsiye edilmektedir.

Kolonoskopi kalınbarsak kanseri taramalarında ve teşhiste kullanılabilecek en etkin yöntemdir. Kolonoskopi tüm kalın barsakların ve ince barsağın son 15-20 cm lik kısmının incelenmesine ve gerektiğinde örnek alınmasına veya görülen poliplerin çıkarılmasına (polipektomi) imkan sağlar,(Şekil-6). Kalınbarsak kanseri taramasında kolonoskopi ile tüm kalın barsağın 55-65 yaş civarında bir kez incelenmesi ve (polipten kanser oluşumu için geçen sürenin uzunluğu göz önünde bulundurularak) 8-10 yılda bir tekrarlanması önerilmektedir. Kolonoskopi ve gerektiğinde polipektomi yapılmasıyla kalınbarsak kanseri görülme sıklığının %75 ila %90′a varan bir oranda azaltılabileceği gösterilmiştir. Nisbeten pahalı olması, 1 gün kadar sürebilen bir barsak temizliğini gerektirmesi, işlem sırasında ağrı kesici ve uyutucu ilaçların kullanılması başlıca dezavantajlarıdır. Kolonoskopide 5mm den küçük poliplerin %20’si, 5-10mm çapındaki %15′i ve 10mm den büyük poliplerin de %10 kadarı gözden kaçabilir ki tecrübesiz ellerde bu oranlar daha da yüksektir. Bu nedenle kolonoskopinin mutlaka bu işte uzmanlaşmış ve gastroenterolog olan hekimler tarafından yapılması gerekir. Ülkemizde bu yöntemin gastroenterologlar tarafından yapılmasını zorunlu kılan bir yasal düzenleme olmadığından kolonoskopi hemen her sağlık kuruluşunda bu konuda uzmanlaşmamış ve yeterli tecrübesi olmayan hekimlerce yapılabilmekte ve bu durum sıklıkla hastalığın gözden kaçması veya yanlış teşhis konulması gibi istenmeyen sonuçlara yol açabilmektedir.

Özel bir teknikle çekilen kalın barsak grafisi’nin (Çift kontrastlı kolon grafisi) kalınbarsak kanseri ve poliplerinin saptanmasındaki duyarlılığı ortalama %85 civarındadır ki bu kalınbarsak kanserlerinin %15 kadarının bu yöntemde gözden kaçabileceği anlamına gelmektedir. Yine bu yöntemde 1cm ve bazen daha büyük poliplerin yarıya yakını gözden kaçabilmektedir. Dolayısıyle bu yöntem ancak iyi bir merkezde ve tecrübeli radyologlar tarafından titizlikle yapıldığında kolonoskopiye alternatif bir yöntem olarak kullanılabilir.

Bilgisayarlı tomografi aracılığı ile yapılan kalınbarsak görüntülemesi

(BT kolonoskopi veya virtual colonoscopy) hastalar tarafından iyi tahammül edilen, işlem sırasında ağrı kesici veya uyutucu ilaç kullanılmasını gerektirmeyen, 10-15 dakikada tamamlanabilen bir yöntemdir. Bu yöntemde de kolonoskopide olduğu gibi işlem öncesinde ağız yoluyla barsak temizleyici ilaçların kullanılması ve işlem sırasında barsak içine hava verilmesi gerekir. Bu yöntemin kolon kanseri teşhisindeki duyarlılığının %85 civarında olduğu bildirilmekteysede doğru sonuç alınması için uzmanlaşmış tecrübeli elemanlar tarafından yapılması gerekir. Küçük polip ve tümörler bu yöntemde de gözden kaçabilirler

CT (Bilgisayarlı tomografi), MRI (Manyetik rezonans görüntüleme) ve PET (Pozitron emisyon tomografisi) kolon kanserinin teşhisinde ilk başvurulacak teşhis yöntemleri olmayıp hastalığın evrelenmesinde ve yakın ve uzak metastaz varlığının gösterilmesinde kullanılırlar.

Tümör yayılımı ve evreleme (staging)

Kolon kanserleri genellikle intramukozal epitelyal lezyonlar olarak başlarlar (intramukozal karsinom) ve tümörün gelişmesi ile submukozaya ulaşarak invaziv kanser haline gelirler. Bu aşamadan sonra lokal yayılım yanında lenfatik ve hematojen yayılım da ortaya çıkabilir. Lokal yayılımda tümörün barsak katları boyunca yayılarak serozaya doğru ilerlemesi sözkonusudur. Serozaya ulaşan tumor komşu organları tutabilir. Komşu organ yayılımı, serozası olmadığından özellikle rektum karsinomlarında daha çok görülür. Lokal yayılım perinöral ve vasküler invazyon sayesinde primer odağın 8-10cm uzağına kadar ilerleyebilir. Kolon kanseri perikolik, intermediate ve ana lenf düğümleri aracılığıyla lenfatik yayılım gösterir. Kötü difaransiye tümörlerde lenfatik yayılım daha sık görülür. Hematojen yayılım en sık portal ven aracılığı ile karaciğede görülür. Karaciğerdeki metastatik tümörlerin %80 e yakınında primer odak bir kolorektal tümördür. Karaciğer ve akciğer metastazı olmadan diğer organlara hematojen yayılım nadir olarak görülür. Proksimal rektum kanseleri superior hemoroidal venler aracılığıyla karaciğere hematojen metastaz yaparken distal rektum kanserlerinde portokaval anastomozlar ve inferior vena kava aracılığı ile akciğerlere ve diğer organlara erken hematojen yayılım görülebilir. Kolon kanserinde bir diğer yayılım yolu da implantasyondur. Bu yolla barsak içinde ve periton boşluğunda metastazlar meydana gelebilir. Cerrahi girişim sırasında da batın içine veya karın duvarına metastaz oluşabilir.

Kolon kanserinde yayılım prognoz açısından son derece önemli olduğundan değişik evreleme yöntemleri kullanılmaktadır. Bunlar içinde Dukes tarafından oluşturulan evreleme sistemi ve TNM sistemi ( T:Tümör invazyonu, N:Lenf nodu tutulumu, M:Metastaz ) en sık kullanılan sistemlerdir. TNM sistemi aşağıdaki şekilde değerlendirilir.

Tedavisi


Cerrahi tedavi

Kolon kanserinde primer tedavi yöntemi cerrahidir. Tarama ve tanı yöntemleri sayesinde kolon kanserlerinin yarıdan fazlasına (%65) küratif cerrahi girişim uygulanabilmektedir. Lokal yayılım nedeniyle hastaların %10 unda tümör çıkarılamamakta ve vakaların %20 sinde de teşhis sırasında uzak metastaz saptanmaktadır. Hastaların küçük bir bölümünde ileri derecede yaşlı ve hasta olduklarından dolayı cerrahi tedavi uygulanamaz. Kolon kanserli her olgu gastroenterolog, radyolog, onkolog ve bu konuda tecrübeli cerrahın katılımıyla oluşturulacak bir multidispliner yaklaşımla ayrı olarak değerlendirilmelidir. Cerrahi tedaviye karar verilmesinde hastalığın doğru şekilde evrelenmesi önemli rol oynar. Bu amaçla ultrasonografi, CT (Bilgisayarlı tomografi), MRI (Manyetik rezonans görüntüleme) ve PET (Pozitron emisyon tomografisi) evrelemede sıklıkla başvurulan görüntüleme yöntemleridir.

Yapılacak rezeksiyonun (tümörlü barsağın kesilerek çıkarılması) sınırları tümörün evresi, yeri ve tümörün bulunduğu kalın barsak segmentinin vasküler ve lenfatik drenajına göre belirlenir. Tümörün alt ve üst sınırlarından en az 5cm uzunluğunda bir barsak segmentininde tümörle birlikte çıkarılması gerekir. Barsakta tıkanmaya (obstrüksiyon) yol açmış tümörlerde rezeksiyon sonrası mortalite yüksektir. Bu vakalarda cerrahi tedavi öncesinde kolonoskopi ile yerleştirilecek bir stent kolonda yeterli bir dekompresyon sağlayarak mortaliteyi azaltabilir. Rektum tümörlerinde (kalın barsağın makata yakın olan son 15 cmlik kısmı) lokal nüks sık görülür (%25). Üst ve orta rektum tümörlerinde low anterior rezeksiyon uygulanır. Anal kanala 2cm den daha yakın ve geniş rektum tümörlerinde ve pelvik yayılım varlığında kolostomi (barsağın karın duvarına açılması) ile birlikte abdominopreineal rezeksiyon yapılır.

Kolorektal kanser olgularının cerrahi tedavisi sırasında hastaların %10-25 inde karaciğer metastazı bulunur. Görüntüleme yöntemleri ile karaciğerdeki metastazı rezeksiyona uygun olduğu anlaşılan vakalarda metastazektomi uygulanır. Karaciğerdeki metastaz sayısı 4 den fazla olmayan ve karaciğerin sadece bir lobunda metastaz bulunan vakalar metastazektomi için uygun vakalardır. Hastaların %70-80 inde rezeksiyondan sonraki 2. yılda karaciğerdeki yeni metastazlar ortaya çıkar. Karaciğerde yeni metastazlar ortaya çıkan vakalarda ikinci kez metastezektomi yapılabilir. Kalın barsak kanserinde teşhis ve uygun tedavi sonrasında 5 yıl yaşama oranı hastalığın evresine bağlı olmak üzere ortalama %50 civarındadır. Teşhis anında uzak metastazı olmayan ve küratif amaçla cerrahi tedavi uygulanan hastalarda bu oran %80 e kadar yükselebilmektedir. Bu oran sindirim sisteminden kaynaklanan diğer tümörlere göre belirgin ölçüde daha yüksektir.

Kolon kanserinde cerrahi tedavi sonrasında anastomoz hattında nüks daha çok rektum tümörlerinde görülürsede genelde nadirdir (%3). Proksimal kolon kanserlerinde nükslerin çoğu barsak dışı bölgelerde görüldüğünden kolonoskopi ile anlaşılması mümkün değildir. Nüks genellikle ilk 2. yılda ortaya çıkar. Karaciğer (%33), akciğerler (%20) ve lokal nüks (%20) hastalığın en sık olarak tekrar ortaya çıkabildiği bölgelerdir.



Kolon kanserinde tümör lokalizasyonu ve lenfovasküler

drenaja göre yapılan cerrahi tedavi

Kolorektal kanserde kemoterapi ve radyoterapi

Kolon kanserinde kemoterapi, neoadjuan kemoterapi, adjuan kemoterapi ve ileri evre hastalık için yapılan kemoterapi olmak üzere üç gurupta incelenebilir. Neoadjuan kemoterapi özellikle rektum tümörlerinde ve genelikle radyoterapi ile kombine edilerek uygulanan ve cerrahi tedavi öncesinde tümor hacmini küçültmeye yönelik bir tedavidir. Daha sıklıkla uygulanan adjuan kemoterapi ise küratif amaçla cerrahi tedavi uygulanan ve özellikle lenf nodu tutulumu bulanan hastalarda vücuttaki mikrometastazların eredike edilmesi amacıyla yapılır. Bu amaçla kulanılan kemoterapötik ajanlar 5-fluorouracil (5-FU) ve levamisole kombinasyonu olup yapılan adjuan kemoterapinin Dukes C (Evre III) evresindeki hastalarda kanser rekürrensini %40, mortaliteyi de %33 oranında azaltabildiği gösterilmiştir. Dukes B (Evre II) evresindeki hastalarda tümor kötü diferansiye olmadıkça, lokal lenfatik, vasküler ve perinöral invazyon ve komşu dokulara invazyon bulunmadıkça adjuan kemoterapi önerilmez.

Uzak metastazları bulunan ileri evredeki kolon kanseri vakalarında (advanced colorectal cancer) hayatta kalım süresini uzatabilmek amacıyla değişik kemoterapötik ajanlar kullanılır. Bu amaçla 5-FU ve 5-FU + Leucovorin (tetrahydrofolate) ve bir üçüncü jenerasyon platin bileşiği olan oxaplatin kombinasyonları kullanılabileceği gibi, son yıllarda kullanıma giren topoizomeraz inhibitörleri (irinotecan, camptothecin) umut verici görünmektedir. İshal, lökosit sayısında azalma (nötropeni) ve saç dökülmesi (alopesi) gibi yan etkileri nedeniyle hastaların bir kısmında kullanımları güç olmakla birlikte özellikle 5-FU ile combine tadavide iyi sonuçlar alınmaktadır. İleri evredeki kolorektal kanser tedavisinde kullanılmaya başlanan yeni bir ilaç gurubu da vasküler endothelial growth factor (VEGF) ve epidermal growth factor (EGRF) reseptörlerine karşı geliştirilmiş olan monoclonal antikorlardır [Bevacizumab (Avastin) ve cetuximab]. Bu ilaçlarla yapılan tedavilerin uzun süreli etkilerinin anlaşılmasına yönelik çalışmalar devam etmektedir. Hipertansiyon, kanama, tromboz oluşumu ve proteinüri (idrarda protein çıkması) başlıca yan etkileridir.

Metastezektomi yapılamayan karaciğer metastazları redayofrekans enerji uygulaması veya hepatik arter kateterizasyonu aracılığı ile yapılan kemoterapi ile küçültülebilirler ancak bu tedavilerin hayatta kalım süresini anlamlı olarak artırmadığı gösterilmiştir.

Kolon kanserinde radyoterepi özellikle rektum tümörlerinin tedavisinde tercih edilir. Rektum tümörlerinde adjuan kemoterapi ve postoperativ radyoterapinin kombine edilmesi evre II ve III tümörlerde kansere bağlı ölümü %35 oranında azaltabilmektedir.

Kolon kanseri tedavisi sonrasında takip

Kolon polipi olan vakaların belirli aralıklarla kolonoskopi yapılarak takip edilmeleri gerekir. Yapılan çalışmalarda polipektomi uygulanan hastaların %30-40 ında 3 yıl içinde yeni polip oluşabildiği gösterilmiştir. Kolonda çok sayıda (>3) ve 1cm den büyük polipi olanlarda, villöz yapıda ve ileri derecede displazik polipi olanlarda bu olasılık daha yüksektir. Bu nedenle polipektomiden 3 yıl sonra kolonoskopinin tekrarlanması, polip görülmediği taktirde kolonoskopinin 5 yıl aralarla tekrar edilerek izlemenin sürdürülmesi tavsiye edilir.

Kolorektal kanser nedeniyle rezeksiyon uygulanmış olan hastaların da metakronik kanser (belli bir süre sonra kalın barsakta yeniden kanser ortaya çıkması) olasılığı nedeniyle (%8) belirli aralıklarla kolonoskopi yapılarak izlenmesi gerekir. Cerrahi tedavi öncesinde tümöre bağlı tıkama nedeniyle tam kolonoskopi yapılamamış olan vakalarda ameliyattan sonraki 6 ay içinde mutlaka tam kolonoskopi yapılmalıdır. Cerrahi tedavi öncesinde kolonoskopi yapılmış olan hastalarda rezeksiyondan sonraki 1. ve 3. yıllarda kolonoskopi tekrarlanır. Herhangi bir soruna rastlanmayan hastaların daha sonra 3-5 yıl aralarla kolonoskopi yapılarak izlenmesi yeterlidir. İzleme sırasında serum tümor marker düzeyleri (CEA ve CA19-9) ilk 2 yılda 3 ay, daha sonra ise 6 ay ara ile ölçülmeli ve yükselme saptanan vakalarda kolonoskopi ve/veya gerektiğinde laparotomi (karnın cerrahi olarak açılarak bakılması) yapılmalıdır. Endoskopi ve tümör markerlerinin ölçümü dışında uzak metastaz oluşumunun kontrolüne yönelik ultrasonografi ve BT gibi görüntüleme yöntemlerinin 6 ayda bir tekrarlanması tavsiye edilir. Seçilmiş vakalarda bu incelemelerin sıklığı azaltılabilir (2 yılda bir kez gibi).

Kolon kanserinde cerrahi tedavi sonrasında anastomoz hattında nüks daha çok rektum tümörlerinde görülürsede genelde nadirdir (%3). Proksimal kolon kanserlerinde nükslerin çoğu barsak dışı bölgelerde görüldüğünden kolonoskopi ile anlaşılması mümkün değildir. Nüks genellikle ilk 2. yılda ortaya çıkar. Karaciğer (%33), akciğerler (%20) ve lokal nüks (%20) hastalığın en sık olarak tekrar ortaya çıkabildiği bölgelerdir.

Kolon kanserinden korunmada tarama yöntemleri

(Bkz. Kalınbarsak kanserinden korunma)

Son 20 yıldan beri teşhis ve tedavide kullanılan yöntemlerin geliştirilmesi ve tarama programlarının uygulanmaya başlanması kalınbarsak kanserinin erken evrede teşhis edilmesini ve bu hastalığa bağlı ölüm oranlarının azalmasını sağlamıştır. Kolon kanserlerinin %80 den fazlasının kolon poliplerinden geliştiği bilindiğinden tarama testleriyle kolonda polip veya erken evrede kanser saptanan hastaların uygun tedavi ile normal ömürlerini sürdürmeleri mümkün olduğundan kolon kanseri artık önlenebilir kanserler arasında sayılmaktadır. Kalınbarsak kanseri olan hastaların küçük bir kısmında (%5-6) seyrek görülen familyal kolon kanseri varlığı söz konusudur ki bu guruptaki hastaların hayatlarının erken dönemlerinden itibaren kalınbarsak kanseri gelişimi yönünden özel bir dikkatle izlenmeleri gerekir (Herediter adenomatöz polipozis, herediter nonpolipozis kolorektal kanser vb.). Kolon kanseri gelişme riskinin yüksek olduğu bilinen diğer bir hastalık gurubu olan inflamatuar barsak hastalıklarına sahip olan hastaların (ülseratif kolit ve Crohn hastalığı) belirli aralıklarla endoskopi ve biyopsi ile takip edilmesi tavsiye edilir Özelllikle hastalığı 20 yıldan beri var ülseratif kolit olgularında kanser gelişme riski artmakta (%10) , 30 yıldan sonra bu hastaların yaklaşık %20 sinde kalınbarsak kanseri oluşmaktadır. Bu nedenle 8 yılı aşkın süreden beri hastalığı olan ülseratif kolitli vakalarının yılda bir kez kolonoskopi yapılarak takip edilmeleri gerekir. Daha önce kalınbarsak polipi veya kanseri saptanmış olan hastalar, rahim veya yumurtalık kanseri nedeniyle tedavi görmüş olan kadın hastalar kalınbarsak kanseri gelişimi bakımından artmış bir riske sahiptirler.

Kolorektal kanser taramasında tavsiye edilen yaklaşım aşağıdaki tabloda görülmektedir. Kalınbarsak kanseri tarama testlerinin yapılmasına hangi yaşta başlanması veya sonlandırılması konusunda kesin bir görüş birliği olmamakla birlikte bu kanserin görülmesi bakımından özel bir risk gurubunda olmayan insanlarda 45 yaşından sonra yılda en az bir kez dışkıda gizli kan aranması, 50 yaşından sonra da endoskopik veya radyolojik inceleme yöntemlerinden biriyle peryodik olarak takib edilmeleri uygun bir yaklaşımdır. Kalınbarsak kanseri çoğunlukla ileri yaş gurubunda görülen bir hastalık olduğundan ortalama riske sahip insanlarda endoskopik ve radyolojik yöntemlerin uygulanmasına genellikle 50 yaşından itibaren başlanması tavsiye edilir. Birinci derece akrabasında 60 yaş öncesinde kalınbarsak kanseri tesbit edilmiş olanlarda tarama testlerinin, akrabasında kanser tesbit edilen yaş seviyesinden en az 10 yıl öncesinden yapılmaya başlanması gerekir. Kalın barsak kanseri oluşma riski yüksek olan hastalıklara (ailevi polipozis sendromları, HNPCC vb.) sahip ailelere mensup kişilerde tarama testlerine hayatın daha erken döneminde, tercihan 30 yaşında, başlanmalıdır.

Tarama testlerinin hangi sıklıkta yapılacağı uygulanan teste göre değişir. Yılda iki kez dışkıda gizli kan aranması yılda bir kez bakılmasına göre kalınbarsak kanserinden ölüm riskini belirgin ölçüde daha fazla azaltmaktadır. Kolonoskopinin 10 yıllık ara ile yapılması tavsiye edilir. Kolonoskopi yapılamayan vakalarda çift kontrastlı kolon grafisi veya sanal kolonoskopi (CT kolografi, virtual colonoscopy) kullanılabilir. Düzenli olarak 10 yılda bir kolonoskopi yapılmasıyla kolon kansere bağlı ölümlerin %75 ila %90 oranında önlenebileceği anlaşılmıştır. Bir kez kolonoskopi yapıldıktan sonra yılda bir veya iki kez dışkıda gizli kan aranmasını ve 5 yılda bir fleksibl sigmoidoskopi yapılmasını tavsiye eden merkezler de bulunmaktadır.

Dışkıda gizli kan aranması (DGK) barsakta bulunan tümörden kaynaklanan gözle görülemeyecek miktardaki kanamanın ve dolayısıyla tümörün tesbit edilmesi amacıyla uygulanır. DGK aranması amacıyla değişik testler kullanılmakla birlikte bu testlerin kalın barsaktan kaynaklanan kanamaların saptanmasındaki duyarlılıkları birbirine yakındır. Daha önceleri kullanılan testlerde (Guaiac, Benzidin vb.) testten bir hafta önce diyet uygulanması gerekirken günümüzde kullanılan insan hemoglobinine duyarlı daha spesifik ve hassas immunhistokimyasal yöntemlerde test öncesinde diyet uygulanmasına gerek yoktur ve yanlış pozitiflik olasılığı çok düşüktür. Bu yöntemlerle dışkıda 0.5-1ml ye kadar olan kanamalar fark edilebilmektedir. DGK pozitif bulunan vakaların % 5-15′inde kolon kanseri, %20-40′ında da 2cm den büyük polip saptanmaktadır. 1cm den küçük kolon polipleri genellikle kanamadıkları için bu çaptaki poliplerin saptanmasında testin duyarlılığı düşüktür. DGK testinin üst üste 3 kez yapılan dışkılamadan alınan alınan üç örnekte bakılarak tekrarlanması tavsiye edilmelidir. Yılda bir veya iki kez DGK bakılması ve pozitif bulunan vakalarda kolonoskopi yapılmasının kalınbarsak kanserinden ölümleri sırasıyla %20 ve %35 oranında azalttığı gösterilmiştir. Peryodik olarak yılda iki kez DGK aranması ve 5 yılda bir fleksibl sigmoidoskopi yapılmasıyla bu oran %60 a kadar yükselebilmektedir.

Tarama testlerinin ne zaman sonlandırılması gerektiği konusu tartışmalı olmakla birlikte 80 yaş üzerindeki, özellikle yaşam beklentisini azaltan ilave hastalıkları olan kişilerde tarama testlerinin sonlandırılması uygun bir yaklaşım gibi görünmektedir.

Kalınbağırsak Kanserinden Korunma Yolları :

Kalınbarsak kanseri (Kolorektal kanser veya kolon kanseri olarak da adlandırılır) görülme sıklığı bakımından tüm kanserler arasında meme, prostat ve akciğer kanserlerinden sonra dördüncü sırada yer almaktadır. Dünyada her yıl yaklaşık 1 milyon yeni vaka teşhis edilmekte ve bu kansere bağlı 500.000 ölüm bildirilmektedir. Dünya sağlık örgütü kayıtlarına göre her yıl teşhis konulan yeni vaka sayısı 800.000 civarındadır. 2001 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) 130.000 yeni kalınbarsak kanseri vakası tesbit edilmiş ve bu kanser nedeniyle 57.000 ölüm bildirilmiştir. Bu sayı tüm kanser ölümlerininin %15 ini oluşturmaktadır. Kansere bağlı ölümler arasında, ülkelere göre değişmekle birlikte, ikinci veya üçüncü sırada yer almaktadır. Bu sayılar yaklaşık olarak 50/100.000 gibi bir sıklığı göstermektedir. Diğer bir yönden bakıldığında insanların yaklaşık %5′i hayatları boyunca kalınbarsak kanserine yakalanma riski taşımaktadır. Erkeklerde biraz daha sık görülmektedir, erkek / kadın oranı 1.3 dür.

Son 15-20 yıldan beri teşhis ve tedavide kullanılan yöntemlerin geliştirilmesi ve tarama programlarının uygulanmaya başlanması kalınbarsak kanserinin erken evrede teşhis edilmesine ve bu hastalığa bağlı ölüm oranlarının azalmasına yol açmıştır. Bu gün artık erken teşhis nedeniyle kalınbarsak kanserlerinin yaklaşık yarıdan fazlasına (%65) tedavi amaçlı (küratif) cerrahi girişim uygulanabilmektedir. Lokal yayılım nedeniyle hastaların %10 unda tümör çıkarılamamakta ve vakaların %20 sinde de teşhis sırasında vücudun diğer organlarına uzak metastaz saptanmaktadır. Hastaların küçük bir bölümünde ileri derecede yaşlı ve hasta olduklarından dolayı cerrahi tedavi uygulanamamaktadır. Kalın barsak kanserinde teşhis ve uygun tedavi sonrasında 5 yıl yaşama oranı hastalığın evresine bağlı olmak üzere ortalama %50 civarındadır. Teşhis anında uzak metastazı olmayan ve küratif amaçla cerrahi tedavi uygulanan hastalarda bu oran %80 e kadar yükselebilmektedir. Bu oran sindirim sisteminden kaynaklanan diğer tümörlere göre belirgin ölçüde daha iyidir. Ancak tarama testleriyle kalın barsakta kansere dönüşebilecek bir oluşum (lezyon) veya erken evrede kanser saptanan hastaların uygun tedavi ile normal ömürlerini sürdürmeleri mümkün olabilmektedir. Bu nedenle kalın barsak kanseri bu gün için artık önlenebilir kanserler arasında sayılmaktadır.

kolonca_lok

Kalın barsağın (kolon) şematik görünümü ve kalın barsak kanserinin barsakta

yerleşim yerine göre dağılımı. Şekilde görüldüğü gibi kalınbarsak tümörlerinin 2/3 si

kalın barsağın sol yarısından kaynaklanmaktadır.

İnsanlar arasında kalınbarsak kanserine yakalanma bakımından özellikle artmış riske sahip olanlar varmıdır?

Kalınbarsak kanseri çoğunlukla kanser gelişimi bakımından ortalama riske sahip insanlarda oluşurken hastaların yaklaşık 1/5 i kanser gelişimi bakımından birinci (anne, baba ve kardeşler) veya ikinci derece (büyük anne, büyük baba, hala, dayı vb.) yakınlıktaki bir akrabasında da kalınbarsak kanseri bulunması gibi artmış bir riske sahiptir. En az bir birinci derecede akrabasında kalınbarsak kanseri bulunan insanlarda kanser gelişme riskinin 2 kat daha fazla olduğu, iki veya daha fazla sayıda birinci derece akrabasında kalınbarsak kanseri bulunanlarda ise bu riskin 3 kattan fazla arttığı gösterilmiştir. Akrabaları içinde 45 yaşından önce kalınbarsak kanseri tesbit edilen kişilerde risk artmakta, akrabasında kalınbarsak kanseri 60 yaş üzerinde ortaya çıkanlarda ise risk azalmaktadır. Sporadik (münferit) kalınbarsak kanserlerin ancak %5 kadarı 40 yaşın altındaki bireylerde görülmektedir ve 50 yaşın üzerinde olmak kalınbarsak kanseri gelişimi bakımından önemli bir risk faktörü olarak görünmektedir. Kalınbarsak kanseri vakalarının %75-80′i 50 yaş üzerindeki insanlarda görülmektedir. Kalınbarsak kanseri saptanan hastaların 1. derece akrabalarında da kanser görülme sıklığı normal topluma göre 2 ila 3 kat daha fazladır.

Kalınbarsak kanserlerinin %80 den fazlası barsaktaki polip denilen yapılardan kaynaklanırlar. Polipler barsağın iç yüzünde oluşan, barsak içine doğru uzanan yapılardır. Kalın barsakta polip bulunma olasılığı yaş ilerledikçe artmakta, 50 yaş üzerindeki insanların %25-30 unda, 70 yaşındaki insanların da yaklaşık yarısında polip bulunmaktadır. Polip çapının 1cm den büyük olması, birden fazla polip bulunması (>3) ve polipte displazi dediğimiz gözle görülemeyecek mikroskopik değişikliklerin olması durumunda kansere dönüşüm olasılığı armaktadır. Poliplerin kansere dönüşümünde büyüklükleri önemlidir. 1 cm den küçük poliplerin %1 den azı kansere dönüşürken 1cm den büyük poliplerde bu oran 10 yılda %10, 20 yılda %25 dir.

Kalınbarsak kanseri olan hastaların küçük bir kısmında (%5-6), seyrek görülen genetik geçişli ailevi hastalıkların varlığı söz konusudur ki bu guruptaki hastaların hayatlarının erken dönemlerinden itibaren kalınbarsak kanseri gelişimi yönünden özel bir dikkatle izlenmeleri gerekir. (Herediter adenomatöz polipozis, herediter nonpolipozis kolorektal kanser vb.)

Kalınbarsak kanseri oluşma riskinin arttığı diğer bir hastalık gurubu da kalın barsağın uzun süreden beri var olan ülseratif kolit ve Crohn hastalığı diye adlandırdığımız müzmin iltihabi hastalıklarıdır. Özellikle hastalığı 20 yıldan beri var olanlarda kanser gelişme riski artmakta (%10) , 30 yıldan sonra bu hastaların yaklaşık %20 sinde kalınbarsak kanseri oluşmaktadır. Bunun dışında daha önce kalınbarsak polipi veya kanseri saptanmış olan hastalar, daha önce rahim, yumurtalık ve meme kanseri nedeniyle tedavi görmüş olan kadın hastalar kalınbarsak kanseri gelişimi bakımından artmış bir riske sahiptirler.

Kalınbarsak kanseri taramasında hangi testler kullanılmaktadır, bu testler ne şekilde, hangi öncelikle ve kimler tarafından yapılmalıdır?

Kalınbarsak kanseri taramasında dijital muayene (rektal tuşe olarak ta adlandırılır, rektumun yani kalın barsağın son kısmının parmakla muayenesi demektir), dışkıda gizli kan aranması, sigmoidoskopi (kalın barsağın son 60 cm lik kısmının endoskopik olarak incelenmesi), kolonoskopi (tüm kalınbarsağın endoskopik olarak incelenmesi), kalın barsağın radyolojik tetkiki (çift kontrastlı kalın barsak grafisi), BT kolografi (bilgisayarlı tomografi ile yapılan sanal kolonsokopi) gibi yöntemlerin biri veya birkaçı birlikte kullanılabilir. Tabii burada yöntemin duyarlılığı (hastalığın gösterilmesindeki hassasiyeti), maliyeti, hasta tarafından tolere edilebilirliği, hastanın tercihi, tıbbi ve mali durumu hangi yöntemin seçileceği konusunda verilecek kararı etkileyen faktörlerdir. Hekimin bu yöntemlerin olumlu ve olumsuz yönleri hakkında hastayı bilgilendirmesi gerekir.

Dijital muayene ile (parmakla yapılan muayene) kalın barsağın anüse yakın 10cm lik son kısmında oluşan tümörler tesbit edilebilir. Kalınbarsak kanserlerinin ancak %10 luk bir kısmı parmakla ulaşılabilen bu bölgede yerleştiklerinden vakaların ancak küçük orandaki bir kısmı bu yöntemle anlaşılabilir ve bu hastaların bir kısmında zaten doktora başvurmalarını gerektirecek kanama veya dışkı şeklinde değişiklik olması gibi başka belirtiler de bulunur. Bu yöntem bir iç hastalıkları uzmanı veya cerrah tarafından muayene edilen 40 yaş ve üzerindeki her hastaya uygulanmalıdır.

Dışkıda gizli kan aranması (DGK) testi barsakta bulunan tümörden kaynaklanan gözle görülemeyecek miktardaki kanamanın ve dolayısıyla tümörün tesbit edilmesi amacıyla uygulanır. Yılda bir veya iki kez DGK bakılması ve müsbet bulunan vakalarda kolonoskopi yapılmasının kalınbarsak kanserinden ölümleri sırasıyla %20 ve %34 oranında azalttığı gösterilmiştir. Maliyet yönünden diğer yöntemlerle karşılaştırıldığında oldukça ucuzdur. Bu amaçla değişik testler kullanılmakla birlikte bu testlerin kalın barsaktan kaynaklanan kanamaların saptanmasındaki duyarlılıkları (hassasiyetleri) birbirine yakındır. Yeni geliştirilen testlerle dışkıda 0.5-1ml ye kadar olan kanamalar fark edilebilmektedir. DGK pozitif bulunan vakaların % 5-18′inde kolon kanseri, %20-40′ında da 2cm den büyük polip saptanmaktadır. 1cm den küçük polipler genellikle kanamadıkları için bu çaptaki poliplerin saptanmasında testin duyarlılığı oldukça düşüktür. DGK testinin üst üste 3 kez yapılan dışkılamadan alınan alınan üç örnekte bakılarak tekrarlanması tavsiye edilmelidir. Daha önceleri kullanılan testlerde (Guaiac Benzidin vb.) testten bir hafta önce belirli bir diyet uygulanması gerekiyordu, ancak günümüzde kullanılan daha spesifik ve duyarlı yöntemlerde (immunhistokimyasal testler) artık test öncesinde diyet uygulanmasına gerek yoktur ve yanlış pozitiflik olasılığı düşüktür.

Dışkıda gizli kan aranması amacıyla geliştirilen testler arasında insan hemoglobiniyle reaksiyon veren ürünler test öncesinde özel diyet gerektirmemeleri ve yanlış pozitiflik oranlarının düşük olması nedeniyle tercih edilmektedir.

Sigmoidoskopi kalın barsağın 60 cm lik son kısmının endoskopla incelenmesi işlemidir. Her 1000 sigmoidoskopide yaklaşık olarak 7 kalınbarsak kanseri ve 60 üzerinde de büyük polip (>2cm) saptanmaktadır. Sigmoidoskopi kalın barsakların son 50-60 cm lik kısmının incelenmesini sağlasada herhangi bir oluşum saptananlarda tüm kalınbarsağın kolonoskopi ile incelenmesi gerekir. Sigmoidoskopide genellikle sadece boşaltıcı lavmanla barsak temizliği yapılması yeterli olmaktadır ve kolonoskopide olduğu gibi rahatsız edici bir işlem olan ağız yoluyla müshil kullanılması gerekmez. Kolonoskopiye göre daha ucuz bir yöntemdir ve düzenli aralıklarla uygulandığında kalınbarsak kanserinden ölümleri %60-80 oranında azalttığı gösterilmiştir.

Sigmoidoskopinin kalın barsağın daha üst kısımlarındaki kanserlerin gösterilmesinde yetersiz olmasından dolayı DGK aranmasıyla birlikte uygulanması diğer bir izleme yöntemi olarak tavsiye edilmektedir.

Özel teknikle çekilen kalın barsak grafisi’nin (Çift kontrastlı kolon grafisi) kalınbarsak kanseri ve poliplerinin saptanmasındaki duyarlılığı ortalama %85 civarındadır ki bu kalınbarsak kanserlerinin %15 kadarının bu yöntemde gözden kaçabileceği anlamına gelmektedir. Yine bu yöntemde 1cm ve bazen daha büyük poliplerin yarısı gözden kaçabilmektedir. Dolayısıyle bu yöntem ancak iyi bir merkezde ve tecrübeli radyologlar tarafından titizlikle yapıldığında kolonoskopiye alternatif bir yöntem olarak kullanılabilir.

kolon_grafisi

Kalınbarsak grafisinde tümörün görünümü.

Kolonoskopi kalınbarsak kanseri taramalarında kullanılabilecek en etkin test olarak gözükmektedir. Kolonoskopi tüm kalın barsakların ve ince barsağın son 15-20 cm lik kısmının incelenmesine ve gerektiğinde örnek alınmasına veya görülen poliplerin çıkarılmasına (polipektomi) imkan sağlar. Kalınbarsak kanseri taramasında kolonoskopi ile tüm kalın barsağın 55-65 yaş civarında bir kez incelenmesi ve (polipten kanser oluşumu için geçen sürenin uzunluğu göz önünde bulundurularak) 8-10 yılda bir tekrarlanması önerilmektedir. Kolonoskopi ve gerektiğinde polipektomi yapılmasıyla kalınbarsak kanseri görülme sıklığının %75 ila %90′a varan bir oranda azaltılabileceği gösterilmiştir. Nisbeten pahalı olması, 1 gün kadar sürebilen bir barsak temizliği yapılmasının gerekmesi, işlem sırasında ağrı kesici ve uyutucu ilaçların kullanılması başlıca dezavantajlarıdır. Kolonoskopide 5mm den küçük poliplerin %20’si, 5-10mm çapındaki %15′i ve 10mm den büyük poliplerin de %10 kadarı gözden kaçabilir ki tecrübesiz ellerde bu oranlar daha da yüksektir. Bu nedenle kolonoskopinin mutlaka bu işte uzmanlaşmış ve gastroenterolog olan hekimler tarafından yapılması gerekir. Ülkemizde bu yöntemin gastroenterologlar tarafından yapılmasını zorunlu kılan bir yasal düzenleme olmadığından kolonoskopi hemen her sağlık kuruluşunda bu konuda uzmanlaşmamış ve yeterli tecrübesi olmayan hekimlerce yapılabilmekte ve bu durum sıklıkla hastalığın gözden kaçması veya yanlış teşhis konulması gibi istenmeyen sonuçlara yol açabilmektedir.

polipektomi1

Kolonoskopi ve sigmoidoskopide kullanılan ve endoskop olarak adlandırdığımız uzun bir tüp şeklindeki cihazın barsak içindeki görünümü ve endoskopik polipektomi

Bilgisayarlı tomografi aracılığı ile yapılan kalınbarsak görüntülemesi (BT kolonoskopi veya virtual colonoscopy) hasta tarafından iyi tahammül edilen, işlem sırasında ağrı kesici veya uyutucu ilaç kullanılmasını gerektirmeyen, 10-15 dakikada tamamlanabilen bir yöntemdir. Bu yöntemde de kolonoskopide olduğu gibi işlem öncesinde ağız yoluyla barsak temizleyici ilaçların kullanılması ve işlem sırasında barsak içine hava verilmesi gerekir. Bu yöntemin kolon kanseri teşhisindeki duyarlılığının %85 civarında olduğu bildirilmekteysede doğru sonuç alınması için uzmanlaşmış tecrübeli elemanlar tarafından yapılması gerekir. Küçük polip ve tümörler bu yöntemde de gözden kaçabilirler. BT kolonoskopi yeni yeni uygulanmaya başlanan bir yöntem olduğundan tarama testi olarak kullanılması konusunda karar vermek için henüz erken olduğunu düşünüyorum, ancak yöntemin duyarlılığın artırılmasıyla ileride rutin olarak kullanılmaması için bir neden yok gibi görünüyor. En azından bir kere kolonoskopi yapılan ve yüksek risk gurubunda olmayan hastalarda daha sonraki takiplerde kullanılabilir.

Kalınbarsak kanseri tarama testlerine hangi yaşta başlanmalı, hangi sıklıkla yapılmalı ve ne zamana kadar sürdürülmelidir?

Kalınbarsak kanseri tarama testlerinin yapılmasına hangi yaşta başlanması veya sonlandırılması konusunda kesin bir görüş birliği olmamakla birlikte bu kanserin görülmesi bakımından özel bir risk gurubunda olmayan insanlarda 45 yaşından sonra yılda en az bir kez dışkıda gizli kan aranması, 50 yaşından sonra da endoskopik veye radyolojik inceleme yöntemlerinden biriyle peryodik olarak takib edilmeleri uygun bir yaklaşım olacaktır. Kalınbarsak kanseri çoğunlukla ileri yaş gurubunda görülen bir hastalık olduğundan ortalama riske sahip insanlarda endoskopik ve radyolojik yöntemlerin uygulanmasına genellikle 50 yaşından itibaren başlanması tavsiye edilir. Birinci derece veya ikinci derece akrabasında 60 yaş öncesinde kalınbarsak kanseri tesbit edilmiş olanlarda, tarama testlerinin akrabasında kanserin tesbit edildiği yaş seviyesinden en az 10 yıl öncesinden yapılmaya başlanması gerekir. Kalın barsak kanseri oluşma riski yüksek olan hastalıklara (ailevi polipozis sendromları, poliple birlikte olmayan ailevi kolon kanseri sendromları vb.) sahip ailelere mensup kişilerde tarama testlerine hayatın daha erken döneminde, tercihan 30 yaşında, başlanması uygun olur. Yine daha önce de bahsettiğim gibi, ülseratif kolit ve Crohn hastalığı gibi kronik iltihabi barsak hastalıkları olan hastalar kalınbarsak kanseri gelişmesi bakımından normal insanlara göre artmış bir riske sahip olduklarından belirli aralıklarla takip edilmeleri gerekir.

Tarama testlerinin hangi sıklıkta yapılacağı uygulanan teste göre değişir. Yılda iki kez dışkıda gizli kan aranması yılda bir kez bakılmasına göre kalınbarsak kanserinden ölüm riskini belirgin ölçüde daha fazla azaltmaktadır. Kolonoskopinin 8-10 yıllık ara ile yapılması tavsiye edilir. Daha az duyarlı yöntemler olmaları nedeniyle sigmoidoskopi ve çift kontrastlı kolon grafisinin 5 yıl gibi daha kısa aralıklarla tekrarlanması önerilir. Örneğin, yılda iki kez dışkıda gizli kan aranması ve 5 yılda bir sigmoidoskopi yapılması uygun bir yaklaşım olabilir, (Tablo-1). Tarama testlerinin ne zaman sonlandırılması gerektiği konusu tartışmalıdır. Bu testler genelikle 80 yaş öncesindeki kişilerde uygulanmakta ve tarama testlerine başlanmasından itibaren bu hastalığa bağlı ölüm riski 5 yıl içinde azalmaya başlamaktadır. 80 yaş üzerinde, özellikle yaşam beklentisini azaltan ilave hastalıkları olan kişilerde tarama testlerinin sonlandırılması uygun bir yaklaşım gibi görünmektedir.

1) Yılda bir defa dışkıda gizli kan aranması

2) 5 yılda bir sigmoidoskopi (Kalın barsağın 60 cm e kadar incelenmesi)

3) Yılda bir kez dışkıda gizli kan aranması ve 5 yılda bir sigmoidoskopi yapılması

4) 5 yılda bir çift kontrastlı kalın barsak filmi çekilmesi

5) 10 yılda bir kolonoskopi yapılması

Tablo-1: Amerikan kanser cemiyeti kalın barsak kanseri gelişimi bakımından ortalama riske sahip insanlarda tarama testlerinin yapılmasına 50 yaşında başlanmasını tavsiye etmektedir. Bu amaçla önerilen izleme yöntemlerinden kişiye uygun olan biri seçilebilir.

Tarama testlerinin bu şekilde düzenli olarak belirli aralıklarla yapılmasının önemi nedir?

Sağlıklı insanların kalın barsak kanserinin erken teşhisi yönünden taranmasının gerekli olup olmadığı konusunda uzun yıllar süren araştırmalar ve tartışmaların yerini bu gün artık hangi testin uygulamada daha etkin olduğuna karar verilmesine yönelik incelemeler almıştır. Kalın barsak kanseri bu gün için artık önlenebilir kanserler arasında sayılmaktadır, zira kolonoskopi veya diğer yöntemlerle düzenli takip ve barsakta bulunan kansere dönüşebilecek polip gibi lezyonların uzaklaştırılması ile hastalığın önlenmesi mümkün olmaktadır.

Kalın barsak kanseri taramasının iki temel amacı; barsakta bulunabilecek kansere dönüşebilir lezyonların erkenden teşhis edilerek uzaklaştırılmasını sağlayarak kanser oluşumunu engellemek ve mevcut kanserin başka organlara sıçramadan mümkün olduğunca erken evrede yakalanmasını sağlamaktır. Daha önce de bahsettiğimiz gibi bu kanserlerin çok büyük bir çoğunluğunun (%80-85) barsaktaki polip diye adlandırdığımız yapılardan kaynaklandığını biliyoruz, dolayısıyle bunların uzaklaştırılmasıyla kanser gelişiminin önlenmesi büyük ölçüde mümkün olabilmektedir.

Sağlıklı insanların kalın barsak kanserinin erken teşhisi yönünden taranmasının gerekli olup olmadığı konusunda uzun yıllar süren araştırmalar ve tartışmaların yerini bu gün artık hangi testin uygulamada daha etkin olduğuna karar verilmesine yönelik incelemeler almıştır. Kalın barsak kanseri bu gün için artık önlenebilir kanserler arasında sayılmaktadır, zira kolonoskopi veya diğer yöntemlerle düzenli takip ve barsakta bulunan kansere dönüşebilecek polip gibi lezyonların uzaklaştırılması ile hastalığın önlenmesi mümkün olmaktadır. Kalın barsak kanseri taramasının iki temel amacı; barsakta bulunabilecek kansere dönüşebilir lezyonların erkenden teşhis edilerek uzaklaştırılmasını sağlayarak kanser oluşumunu engellemek ve mevcut kanserin başka organlara sıçramadan mümkün olduğunca erken evrede yakalanmasını sağlamaktır. Daha önce de bahsettiğimiz gibi bu kanserlerin çok büyük bir çoğunluğunun (%80-85) barsaktaki polip diye adlandırdığımız yapılardan kaynaklandığını biliyoruz, dolayısıyle bunların uzaklaştırılmasıyla kanser gelişiminin önlenmesi büyük ölçüde mümkün olabilmektedir.

Yapılan çalışmalarda peryodik olarak yılda iki kez DGK aranmasının kolon kanserinden ölümleri %35 oranında azaltabildiği gösterilmiştir. Düzenli olarak 5 yılda bir sigmoidoskopi yapılmasıyla bu oran %60 a kadar yükselebilmektedir. DGK aranması ve sigmoidoskopinin birlikte uygulanması (yılda bir kez DGK ve 5 yılda bir sigmoidoskopi) daha iyi bir yaklaşım olabilir. Düzenli olarak 8-10 yılda bir kolonoskopi yapılmasıyla kolon kanseri vakalarının %90 a varabilan oranında önlenebileceği anlaşılmıştır.

Tarama testlerinin istenmeyen yan etkileri varmıdır?

DGK aranması için dışkı örneği verilmesi bazı insanlar tarafından hoş bir yöntem olarak karşılanmayabilir. DGK bakılmasında kullanılan testlerin duyarlılığı kullanılan yönteme göre değişiklik gösterir. Daha önceleri kullanılan testlerde dışkıda kan saptanması için 10 ml kadar kan bulunmasına gerek duyulurken yeni jenerasyon testlerle 0.5-1ml kadar az miktarda kan bulunması bile pozitif sonuç alınmasını sağlamaktadır. Testin duyarlılığının yüksek olması aynı zamanda yanlış pozitiflik oranını da artırmaktadır. DGK arama testinin yanlış pozitif bulunmasının kötü yanı, daha pahalı ve bazen hasta için eziyetli olabilecek başka testlerin yapılmasına sebep olacak olmasıdır.

Kalın barsak filmi çekilmesi sırasında da hafif bir ağrı ve karında şişkinlik hissedilebilir, barsak delinmesi riski çok düşük olup yaklaşık 25.000 incelemede bir görülmektedir. Kolonoskopide genellikle etkili bir premedikasyonla hastanın işlemi ağrısız ve bir şey hatırlamadan geçirmesi sağlanırsa da bazen işlem sırasında ağrı veya karında aşırı gaz hissedilebilir. Endoskopi sırasında görülen poliplerin çıkarılması sırasında veya sonrasında kanama oluşabilir. Endoskopide görülebilecek en ciddi komplikasyon barsak delinmesidir ve yaklaşık olarak 10.000 işlemde bir görülmektedir ve bu oran tecrübesiz ellerde daha yüksektir.

Google arama etiketleri:
[  subileus ne demek,  subileus hastalığı nedir,  çekum kanseri belirtileri,  kolorektal kanser nedir,  ]


Gönderen Unknown