Quas molestias excepturi

Yuksek Tansiyon Kolesterol

Yüksek tansiyon olarak adlandırılan korkunç bir hastalık sorunu ile karşı karşıya dünyada...

Quas molestias excepturi
Impedit quo minus id

Siddetli Dis Agrisi Nedenleri

Genel bir kural olarak, ebeveynler onlar büyümeye ve olgun gibi pek çok farklı şeyler çocuklar.

Impedit quo minus id
Voluptates repudiandae kon

Sedef Cilt Hastaligimidir

Sedef deri iltihabı ve ölçeklendirme özellikleri uzun ömürlü bir deri hastalığıdır. Bu kaşıntı, ağrı..

Voluptates repudiandae kon
Mauris euismod rhoncus tortor

Saglik Reformcuları Hemsireler

Dünyayı değiştirmek için adanmış küçük bir insan grubunun gücünü asla küçümseme. Nitekim şimdiye kadar...

Mauris euismod rhoncus tortor
             
Nedir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nedir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ocak 2013 Pazartesi

Anestezi (narkoz) Nedir? Anestezi Çeşitleri
Cerrahî operasyon gerektiren işlemlerde hastanın acı hissi duymaması için genel veya lokal uyuşturma ile kişinin dış dünyaya duyarsız hale getirilme durumuna anestezi (narkoz ile uyuşturma) denir.

Anestezi (narkoz), acı hissinin veya ağrının belli zaman için bertaraf edilmesi yani acının hissedilmemesini sağlayan işlemdir. Yunanca kökenli ‘Anestesia’ kelimesinden türetilmiştir ve ‘hissizlik’ ve ‘ağrısızlık’ anlamlarına gelmektedir. Tıbbın en önemli keşiflerinden birisi de, ameliyat esnasında meydana gelen ağrıların narkoz vasıtasıyla bertaraf edilmesidir.

Ameliyatın planlandığı gibi yapılabilmesi için anesteziden daha önemli bazı şartlar daha vardır. Bunlar ağrının dindirilimesi, şuurun giderilmesi, müdafa reaksiyonunun bastırılması, iskelet kaslarını bastırılması gevşetilmesi olarak sayılabilir. Bugün tüm bunları yerine getirecek tek bir narkoz maddesi olmadığı için, birçok madde karışımı ile yapılarak uygulanır.

Narkozun ilk keşfedilmesi 1842-1847 yıllarına rast gelmektedir. 1842 yılında Dr. Long eter kullanarak ameliyat yapmıştır. İnsanlığın fiziki acıya karşı yapmış olduğu mücadele ise 1000 yıl öncesine dayanır.

Eter, klorofom,siklopropan, halotan,metoksifluran, enfuran gibi maddelerin keşfiyle bugünkü modern anestezi gelişmiştir.

Anestezi genel (umumî narkoz) anestezi ve lokal anestezi olmak üzere ikiye ayrılır. Genel anestezide verilen narkoz ile sinir sisteminin tamamı etkilendiğinden şuur tamamiyle gider. Hasta kendini tamamen kaybeder. Lokal anestezi de ise sadece belli bir bölge de ki sinirler uyuşturulur ve kısmi bir hissizlik oluşturulur.

Narkoz, solunum yolu ile de verilebilir.

Günümüzde narkoz için kullanılan aletler çok gelişmiştir.

Lokal Anestezi:

Şuur kaybedilmeden belli bir bölgedeki duyuların ortadan kaldırılması durumudur.

En çok kullanılan lokal anestezikler:

Novacain (procain), citanest (propitocain) jetocain (lidocain) bunlar enjeksiyon anestezisinde, etilen klorür ise yüzey anestezisinde kullanılır.

Akapunktur anestezi:

Çin’de binlerce yıldan beri kullanılan akapunkturunda anestezik etkisi vardır. Vücudun her bölgesine ait özel akapunktur noktalarından uyarılması ile o bölgenin anestezisi sağlanabilir.

Akapunkturunda gelişmesi ile bugün daha az sayıda iğne kullanılarak daha etkili anestezi yapılabilmektedir.

Akapunktur anestezisinde, diğer anestezi türlerinde ki gibi ilçalamalar sonrasında oluşabilen kusma, baş dönmesi gibi rahatsızlıklar görülmez.

Çok pahalı olan modern anesteziye nazaran çok ekonomiktir ve her yerde tatbik edilebilir.




Gönderen Unknown
Yemek Borusu Kanseri Nedir, Nasıl Oluşur, Belirtileri ve Tedavisi
Yemek Borusu Kanseri Nedir?

Kanser vücudumuzun çok çeşitli bölgelerinde oluşabilen ve oluştuğu bölgenin ismiyle anılan veya isimlendirilen anormal hücre büyümesi bozukluğudur. Yemek borusu kanseri de yemek borusunun içyüzünü  döşeyen hücrelerden kaynaklanır.  Yemek  borusunun hemen  tümü  yassı hücrelerle döşeli olduğundan bu hücrelerden kaynaklanan  habis tümörler yassı hücreli kanser olarak adlandırılır (skuamöz hücreli kanser). Yemek borusunun mide ile  birleştiği en alt kısmı ise kolumnar hücrelerle (prizmatik hücreler) döşelidir ve bu hücrelerden  kaynaklanan habis tümörler de adenokanser  olarak adlandırılır. Bazen  yemek  borusunda ince  barsak dokusuna benzer  hücre  toplulukları ortaya çıkabilir. Barrett  özefagusu  olarak adlandırılan bu değişim  adenokanser  gelişimi için önemli bir  risk faktörüdür. Anaplastik tümörler, adenoid-kistik karsinomlar, malin melanom, karsinosarkomlar, kaposi sarkomu ve lenfomalar yemek borusunun nadir olarak görülebilecek diğer habis tümörleridir ve  hayat beklentisi   yassı hücreli kanser ve adenokansere göre daha  kötüdür.



Yemek  borusu ve komşu  organlarla ilişkisi

Yemek  borusu kanseri ne sıklıkla görülür?

Yemek borusu kanseri meme, akciğer, prostat ve kalın bağırsak kanserleri kadar sık değildir. Rastlanma sıklığı bakımından tüm kanserler arasında 9.sırada yer almaktadır. İnsan vücudunda oluşan kanserlerin %1,5-2’sini ve tüm sindirim sistemi kanserlerinin de %5-7’sini  oluşturur.Kansere bağlı ölümlerin %4’ünden sorumludur. Görülme sıklığı coğrafi yerleşime göre değişiklik göstermekle birlikte ortalama 100.000 kişiden 5’inde görülür (1-6/100.000). ABD’de görülme sıklığı 100.000 kişiden 2.5-5 iken (bu  her yıl 8000 yeni vaka anlamına gelmektedir) Asya ve Yakın Doğuda sıklık artmakta, özellikle Azerbaycan, İran,Çin ve Güneydoğu Asyanın diğer bölgelerinde 80/100.000 e kadar yükselmektedir. Düşük sosyoekonomik yapıya sahip toplumlarda sıklık ve ölümcüllük oranı daha da yüksektir. Genel olarak bakıldığında yemek borusu adenokanseri erkeklerde kadınlardan 5 kat daha fazla görülür ve hastaların %95’i beyaz ırka mensuptur. Asya ve Afrikada her iki cinste de eşit sıklıkta görülmektedir. Erkeklerde 60 yaş ve üzerinde daha sık görülürken kadınlarda daha genç yaşlarda ortaya çıkabilir. Son yıllarda yassı hücreli kanser sıklığı hafifçe azalırken yemek borusu adenokanseri sıklığında belirgin bir artış gözlenmektedir. Günümüzde yeni teşhis edilen hastaların yaklaşık yarısını ve yemek borusu en alt kısmından kaynaklanan kanserlerin de %80’ ini adenokanserler oluşturmaktadır.

Yemek borusu kanserine neler neden olur?


Yemek borusu kanserinin nedeni hangi tip kanser olduğuna göre değişir. Yassı hücreli kanser için risk faktörleri sigara içimi ve fazla miktarda alkol tüketimidir. Günde 120g ve üzerinde alkol ve 2 paket ve daha fazla sigara tüketenlerde yassı hücreli yemek borusu kanseri gelişme riski bu maddeleri kullanmayanlara göre yaklaşık 150 kat daha fazladır. Çok sıcak yeme ve içme alışkanlığı, insan papilloma virus (HPV) enfeksiyonu, akalazya (yutma güçlüğü ile  giden iyi huylu bir yemek borusu hastalığı), radyoterapi, Plummer-Vinson sendromu (demir eksikliği anemisinde yemek  borusunun üst ucunda oluşan ve yutma  güçlüğü yaratan daralma), yemek borusunun kezzap  veya  çamaşır  suyu  gibi yakıcı maddelerin içilmesine bağlı hasarlanmaları, gluten allerjisi, A vitamini, riboflavin ve çinko eksikliği, diyette nitrozamin fazlalığı yemek borusu kanseri gelişimini kolaylaştırıcı olduğu ileri sürülen diğer faktörler arasında sayılabilir.

Yemek borusu adenokanseri için risk faktörleri  daha az anlaşılmıştır. Gastroözofagial reflü hastalığının bir komplikasyonu olan Barrett özofagusu  yemek borusu adenokanseri için en iyi bilinen risk faktörüdür. Barrett özefagusu veya Barrett  metaplazisi olarak bilinen durum gastroözofagial reflü hastalığının  ciddi  ve sessiz bir komplikasyonudur.  Bu hastalıkta  yemek borusunun iç yüzeyini  döşeyen dokunun yerini  mide veya barsakların iç yüzünü döşeyen doku almaktadır.   Genel olarak reflü dışındaki yakınmalar nedeniyle gastroskopi yapılan insanlarda  Barrett metaplazisine rastlanma sıklığı  %0.5-1 ken  reflü nedeniyle endoskopi yapılanlarda bu oran  %5-15 e kadar yükselmektedir. Yemek borusunda darlık  gelişen  hastalarda bu oran %50 ye kadar çıkabilir. Barrett özefagusu her yaşta görülebilmesine rağmen 40 yaş sonrasında görülme sıklığı artar. Batı toplumunda ve beyaz ırkta daha sık görülmektedir. Barrett  özefagusunun önemi kansere  dönüşüm  gösterebilen bir hastalık oluşundadır. Barrett özefagusu olan hastalarda yemek borusunda  kanser gelişme  sıklığı yıllık %0.5 civarındadır ki bu  oran  Barrett özefaguslu hastalarda yemek borusu kanseri  gelişme riskinin genel topluma  göre  30 ila 50 kat daha fazla olduğu anlamına gelir. Bu nedenle Barrett özefagusu  saptanan hastaların  belirli aralıklarla  gastroskopi  yapılarak ve doku örneği alınarak takip edilmeleri ve  kansere dönüşümün erken bulguları saptanan hastaların cerrahi tedavi ile  tedavi edilmeleri gerekir.

Gastroözofagial reflü hastalığı yemek borusu kanseri  oluşumuna yol açarmı?

Yapılan çalışmalar gastroözofagial reflü hastalığı varlığında yemek borusu kanseri  görülme sıklığının bir miktar arttığını göstermekteyse de bu artış  orta ve hafif şiddetteki  reflü  vakalarında fazla belirgin değildir. (Reflü şikayeti olmayanlarda %0,002, hafif ve orta şiddette reflüsü olanlarda %0,003-0,018, şiddetli reflüsü olanlarda %0,035). Bugünkü bilgilerimiz, reflü hastalığında yemek borusu kanseri gelişme sıklığında hafif ancak önemsiz düzeyde bir artış olduğunu göstermektedir. Bu risk cerrahi tedavide görülebilecek ciddi  komplikasyonların gelişme olasılığından (%0,5-1,5) belirgin ölçüde daha düşüktür.

Yemek borusu kanserinin  belirtileri nelerdir?

En sık yakınma yutma güçlüğü (yemeklerin mideye ulaşmadan önce yemek borusunda takılması hissi) ve/veya yutma  sırasında ağrı hissedilmesidir. Yutma  güçlüğü  genellikle ilerleyici karakterdedir. Başlangıçta katı ve  iyi çiğnenmemiş gıdaların büyük parçalar halinde  yutulması ile oluşurken zamanla sıvı gıdaların  yutulmasında da güçlük oluşur. Özellikle et, ekmek ve elma hastalar tarafından yutma güçlüğü oluşturan gıdalar olarak tanımlanır. Bunların dışında  kilo kaybı, tükürük salgısının artması, sindirilmemiş besinlerin ağza geri gelmesi, uyku sırasında ağızdan yastığı kirleten ve  bazen kanlı olabilen bir sıvının akması, göğüste rahatsızlık hissi, sırta yayılabilen göğüs ağrısı, kusma sırasında ağızdan kan gelmesi, dışkının siyak  renkte çıkması gibi bulgular da olabilir. Hastalarda kansızlık,ses kısıklığı ve öksürük  bulunabilir.

Bende yemek borusu kanseri olup olmadığını nasıl anlarım?

Yemek borusu kanserinin ana belirtileri olan yutma güçlüğü ve/veya yutma  sırasında ağrı hissedilmesi ve kilo kaybı hekime başvurmanız için yeterli neden olabilir. Yemek borusu kanseri olup olmadığınız anlamak için basit bir yöntem henüz yoktur. Genelde yemek borusunda yutma güçlüğüne neden olacak bir kitle olup olmadığının anlaşılmasına yönelik testler uygulanır.

Yemek borusu kanseri tanısını koymak için hangi yöntemler kullanılır?

Yemek borusu kanserinden şüphelenilen birisine çeşitli testler yapılabilir. Hastalar genellikle yutma güçlüğü ile hekime başvurduklarından ilk uygulanacak tanı yöntemi baryumlu yemek borusu grafisidir. Bu yöntemde hastaya bir sıvı (baryum çözeltisi) içirilir ve bu esnada film (baryumlu grafi) çekilir. Erken dönemde bu inceleme ile hastaların %75’inde tümör saptanabilmektedir. Çift kontrastlı teknik kullanıldığında bu oran %90’a kadar yükselmektedir.

Endoskopi lezyonu direkt olarak görme ve biyopsi (doku örneği) alma imkanı sağlaması nedeniyle uygulanması gereken diğer bir yöntemdir. Ağrılı yutma ön planda olan hastalarda ilk tanı yöntemi olarak kullanılabilir. (Bkz. Endoskopi ve Gastroskopi). Bu yöntem ucunda kamera olan bir aletle (endoskop) ağızdan girilerek yemek borusunun görülmesi esasına dayanır.

Ayrıca yemek borusunun yakınındaki oluşumlar olan akciğerler, karaciğer ve diğer organlar hakkında da fikir veren göğüs ve karın bilgisayarlı tomografisi çektirmek de gerekebilir.



Endoskopide yemek borusu kanserinin görünümü

Yemek borusu kanserinin evrelemesi nasıl yapılır?

Yemek borusu kanseri teşhisi koyulduktan sonra hekim hastalığın ne kadar ilerlediği ve yayılıp yayılmadığına göre evreleme yapar. Kanserin çeşidine göre kanserin en sık yayılabileceği yerler incelenip özel testlerle bu bölgeler  araştırılarak evreleme yapılır. Yemek borusu kanserinin en çok yayıldığı yerler lenf bezleri, akciğerler, karaciğer, böbrek üstü bezi, böbrekler ve kemiklerdir. Karın ve göğüs bilgisayarlı tomografisi kanserin akciğerler, karaciğer ve böbrek üstü bezine yayılımı hakkında yeterli bilgi verse de lenf bezi tutulumu hakkında pek bir şey söyleyemez. Tümör ve komşu lenf bezleri hakkında endoskopi eşliğinde ultrasonografi (endosonografi) yaparak da fikir edinilebilinir. Bazen kanserin kemiğe sıçrayıp sıçramadığını araştırmak için kemik incelemeleri de gerekebilir. Pozitron emisyon tomografisi (PET scan), bronkoskopi ve mediastinoskopi evrelemede kullanılabilecek diğer yöntemlerdir.

Yemek borusu kanserinde evreleme, uygun tedavi ve gidişatın tayini bakımından önemlidir. Diğer birçok kanser türünde olduğu gibi yemek borusu kanserinin evrelendirilmesinde de TNM sistemi kullanılır. T tümörün yemek borusu duvarında ilerleme derinliğini, N lenf bezi tutulumunu, M ise uzak bir organa sıçrayıp sıçramadığını gösterir.


Yemek borusu kanseri nasıl tedavi edilir?

Yemek borusu kanserinde seçilecek tedavi yöntemi tümörün evresi, tipi, hastanın yaşı ve genel durumuna göre belirlenir. Yutma güçlüğü kanser büyümeye başladıktan aylar sonra oluştuğundan yemek borusu kanseri genelde geç dönemde teşhis edilir. Günümüzde yemek borusu kanserinin tedavisi genelde tedavi amaçlı olmayıp belirtileri ortadan kaldırmaya ve hastanın yaşam kalitesini arttırmaya yöneliktir. Bunun nedeni ilk başvuru sırasında hastaların ancak 1/3 ünün cerrahi tedavi uygulanabilecek evrede olmasıdır.

Kanserin diğer organlara yayılmadığı ve tedavi edilebilir olduğu hastalarda yemek borusunun büyük bir kısmının çıkarılması ana tedavi prensibidir. Pek çok hastada işe yaradığına dair çok kesin kanıt olmasa da kemoterapi ve radyoterapi tedavileri de ilave olarak yapılabilir. Birçok kanser merkezi tedavi edilebilir hastalarda ameliyattan önce verilecek kemoterapi ve radyoterapinin yararını araştırmaktadır.

Kanserin komşu organlara yayıldığı veya herhangi başka bir nedenle ameliyat edilemeyecek durumdaki hastalarda kemoterapi ve radyoterapinin birlikte kombine verilmesi ana tedavi prensibidir. Bu tedavi yöntemi ile yutma ile ilgili problemler hemen düzelemeyeceğinden yutmayı düzeltmek için başka yöntemler de denenir. Bunlar arasında yemek borusunu açık tutabilmek için tümörün olduğu  bölgeye esnek bir tüp (stent) yerleştirilmesi ve bu  bölgenin laser  veya  argon akımı ile  yakılarak açılması sayılabilir.

Tedavi olabilme olasılığı hastalığın teşhis edildiği andaki evresine bağlıdır. Erken evrede yakalanmış hastalarda yaşam beklentisi ve tedaviden sonraki 5 yıllık hastalıksız sağ kalım %80-90’dır. Ancak çoğu yemek borusu kanseri (hastaların %30-40’ı) ileri evrede teşhis edildiğinden tedavi başarısı düşüktür. Tümörün yemek borusuna yayılım derecesi, lenf bezlerinin tutulumu ve tümörün uzak organlara sıçrayıp sıçramadığı (metastaz) hayatta kalım süresini belirleyen en önemli verilerdir.

Yemek borusu kanserinde palyatif tedavi ne demektir?

Kemo-radyoterapi ve/veya cerrahi tedavi uygulanamayan hastalarda yutma güçlüğü, kilo kaybı, kanama ve fistül oluşumuna (iki komşu organ arasında normalde olmayan bir bağlantının oluşması) bağlı inatçı öksürük vb. şikayetler nedeniyle bu şikayetlerin  giderilmesi  amacıyla palyatif tedavi gerekebilir. Yutma güçlüğü gıda alımına engel olacağından hastanın genel durumunun hızla kötüleşmesine sebep olabilir. Endoskopik dilatasyon (yemek borusunun bir balon yardımıyla genişletilmesi), stent takılması ve darlığın termal veya kimyasal yöntemler kullanılarak  açılması  bu amaçla kullanılabilecek yöntemlerdir. Bunlar arasında özellikle kendi kendine açılan ve kıvrılabilir özelliğe sahip  metalik yemek borusu stentleri  gerek uygulama kolaylığı ve gerekse yutma güçlüğünü  belirgin ölçüde azaltmaları nedeniyle  yaygın olarak kullanılmaktadır. Dilatasyonla elde edilen iyileşme çok kısa süreli olduğundan genellikle stent takılacak hastalarda uygulanır.

Google arama etiketleri:
[  yemek borusu kanseri belirtileri,  yemek borusu hastalıkları,  özofagus kanseri belirtileri,  yemek borusu kanserinin belirtileri,  yemek borusu kanseri nedir,  yemek borusu hastalığı,  ]


Gönderen Unknown

18 Ocak 2013 Cuma

Kan Kanseri (Lösemi) Nedir, Nasıl Oluşur, Belirtileri ve Tedavisi
Lösemi, kan kanseri olarakta bilinen ve ülkemizde oldukça sık rastlanan kanser türlerinden olup, erken tanı ve teşhis yapılmadığı taktirde ölümcül olan bir hastalıktır. Tedavi sürecide oldukça zahmetli ve sıkıntılı bir hastalıktır.

Lösemi (Kan Kanseri) Nedir, Nasıl oluşur, Kimlerde Görülür?

Lösemi (kan kanseri), kan hücrelerinin özellikle de akyuvarların normalin üzerinde çoğalması sonucu ortaya çıkan bir kanser türüdür. Yüksek sayıdaki olgunlaşmamış ve malign hücrelerin normal ilik hücrelerinin yerini alması ile iliklerde hasar meydana gelir. Böylece kan pıhtılaşmasında rol oynayan plateletler ve savunmada rol oynayan lökositlerin sayısı azalmaya başlar. Bu da lösemi hastalarında zedelenmelerin ve kanamaların yoğun görülmesine, hastaların kolay enfeksiyon kapmasına neden olur. Savunma mekanizması zayıflar. İleri aşamalarda kırmızı kan hücresi eksikliği anemiye, nefes darlığına neden olabilir. Bunun dışında zayıflık ve yorgunluk, ateş, bazı nörolojik semptomlar, dişetlerinde şişkinlik ve kanamalar gibi belirtileri de vardır.

Lösemiler, vücuttaki kan üretim sistemini (lenfatik sistem ve kemik iliği) etkileyen kanserlerdir.

Lösemiler akut veya kronik olarak (mikroskoptaki görünüşlerine göre alt gruplara ayrılırlar) ve tümörün yayılım ve gelişim özelliklerine göre sınıflandırılırlar. Genel olarak, akut lösemiler çocuklarda ortaya çıkarken, kronik lösemiler daha çok yetişkinlerde görülme eğilimindedirler.

Kan kanserinin hücre tipine göre (myeloit, lenfoit gibi) ve hastalığın süresine göre (müzmin ve had) çeşitleri vardır. Bazı tipler daha hızlı ve kötü bir gidiş gösterir. Çocukluk çağında lösemi tipleri diğer kanser tiplerine göre daha sık görülmektedir.

Kesin nedenleri bilinmemekle birlikte hem genetik hem de çevresel faktörlerin önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Somatik hücrelerdeki DNA’larda meydana gelen mutasyonlar onkogenlerin aktive olması ya da tümör baskılayıcı genlerin inaktive olmasına neden olur. Böylece hücre ölümünün ve bölünmesinin regülasyonu hasara uğrar. Bu hasara genetik sebeplerin dışında, petrokimyasalların, radyasyonun, kanserojen maddelerin ve bazı virüslerin (örn. HIV) neden olduğu düşünülmektedir.

Lösemiler, vücuttaki kan üretim sistemini (lenfatik sistem ve kemik iliği) etkileyen kanserlerdir. Lösemiler akut veya kronik olarak (mikroskoptaki görünüşlerine göre alt gruplara ayrılırlar) ve tümörün yayılım ve gelişim özelliklerine göre sınıflandırılırlar. Genel olarak, akut lösemiler çocuklarda ortaya çıkarken, kronik lösemiler daha çok yetişkinlerde görülme eğilimindedirler.

a-) Akut Lösemiler

Akut lösemide,sürekli kan hücresi artışı yaşanmaktadır, ve sonuçta sağlıklı-normal kan hücrelerinden sayıca daha fazla hale gelmektedirler. Bu normal hücreler diğer organlara da yayılarak, organı fonksiyonlarını yapamaz hale getirebilirler. Akut lösemilerin sınıflandırılması temel olarak olgunlaşmayan hücrelerin tiplerine esas alınarak yapılır:

Akut Lenfoid Lösemi (ALL) : Normalde lenfosit adı verilen olgun kan hücresi tipine dönüşmesi gereken lenfoblast isimli olgunlaşmamış kan hücrelerin artması ile karakterizedir. Bu lenfoblastlarin sayıları çok miktarda artar ve genelde lenf düğümlerinde birikirek şişliklere neden olurlar. ALL, en sık gözlenen çocukluk çağı kanseridir, ve 15 yaş altındaki çocuklarda gözlenen lösemilern %80 u ALL dir. Bazen yetişkinlerde de görülebilmekle birlikte,50 yaşın üzerinde ALL son derece nadirdir.

Akut Myeloid Lösemi (AML) : Myeloblast adı verilen ve normal kan hücrelerine (kırmızı kan hücrelerine, trombositlere) dönüşmesi gereken anemi (kansızlık – kırmızı kan hücresi üretiminde azalma) ve sık enfeksiyona yakalanma (beyaz kan hücresi üretiminde azalma) durumu ortaya çıkabilir. Ergenlik çağında ve 20 li yaşlarda saptanan lösemilerin %50 sini, yetişkinlerdeki lösemilerin de %20sini AML oluşturur.


b-) Kronik Lösemiler

Kronik lösemi, görünüşte olgun ancak normal olgun kan hücrelerinin yaptıklarını yapamayan kan hücrelerinin aşırı üretimi ile karakterizedir. Kronik lösemi daha yavaş ilerler ve sonuçları daha az dramatiktir. Temel olarak iki alt grubu vardır:

Kronik Lenfoid Lösemi KLL) : Olgun görünüşe sahip lenfositlerin kemik iliğinde aşırı üretimi ile kendini gösterir. Bu anormal hücreler tam olarak olgunlaşmış normal lenfositler gibi görülürler, ancak normal lenfositler gibi vücudumuzu enfeksiyonlara karşı koruyamazlar. KLLde, kanser hücreleri kemik iliğinde, kanda ve lenf nodlarında bulunurlar ve lenf düğümlerinde şişmeler meydana gelir. KLL tüm lösemilerin %30unu oluşturur. 30 yaşın altında nadiren görülürler, ancak görülme sıklığı yaşla birlikte artar ve en sık olarak 60-70 yaş arasında gözlenir. Saçlı (Hairy) hücreli lösemi; lenfosit kaynaklı bir kronik lösemidir ancak KLLden farklıdır. KLLden farklı olarak, saçlı hücreli lösemi ilaç tedavisi ile sıklıkla tedavi edilebilmektedir.

Kronik Myeloid Lösemi (KML) : Bu lösemi, olgun görünüşlü ancak fonksiyon kaybı bulunan myeloid hücrelerin (beyaz kan hücreleri gibi) aşırı üretimi ile kendini gösterir. Bu aşırı üretim hiç normal hücre kalmayana kadar devam eder. KML hastası olanlarda sıklıkla Philadelphia kromozomu denilen kromozom anomalisi ortaya çıkar. Bu kromozom anomalisinde bu hastalığa neden olan bir enzimin üretilmesine neden olan bir genin olduğu düşünülmektedir. KML yetişkinlerde gözlenen lösemilern %20-30 unu meydana getirir ve 25-60 yaşları arasında gözlenir. Bazı hastalarda kemik iliği nakli ile bu hastalık tedavi edilebilir.

Genel olarak lösemiler tüm kanserlerin %2 sini oluştururlar. Erkeklerde lösemi daha sık gözlenmektedir. Ayrıca beyaz ırkta da daha sıktır. Yetişkinlerde lösemi tanısı konma sıklığı çocuklardan 10 kat daha fazladır ve risk yaşla birlikte artar. Çocuklar arasında ise 4 yaş altında daha sık gözlenir.

Löseminin kısmen de olsa ailevi olabileceğine dair bulgular vardır; özellikle KLL gibi belirli türlerinde, bazı ailelerde yoğunlaşma gözlenmektedir. Belirli genetik hastalıklarda (Down sendromu gibi) da bazı lösemi tiplerinin daha sık gözlendiği bilinmektedir. Bununla birlikte, kesin bir genetik ve ailevi risk henüz saptanmamıştır. Myeloid lösemi olgularında, iyonize edici radyasyona ve benzene (kurşunsuz benzinde bulunur) maruziyetin hastalığın gelişmesinde etkili olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır.

Lösemi (Kan Kanseri) Belirtileri:


İlerleyici bir seyir gösteren hastalığın belirtileri, anormal (habis) hücrelerin, kan yapıcı organlarda normal hücrelerin yapımını engellemesi sonucunda ortaya çıkar. Normal alyuvarların yapımındaki azalma ile kansızlık (anemi); normal akyuvarların yapımındaki azalma neticesinde enfeksiyona yatkınlık, miİlerleyici bir seyir gösteren hastalığın belirtileri, anormal (habis) hücrelerin, kan yapıcı organlarda normal hücrelerin yapımını engellemesi sonucunda ortaya çıkar. Normal alyuvarların yapımındaki azalma ile kansızlık (anemi); normal akyuvarların yapımındaki azalma neticesinde enfeksiyona yatkınlık, mikrobik hastalıklar ve ateş; kan pıhtılaşmasında rol alan kan pulcuklarının (trombositler) yapımındaki azalma ile çeşitli kanamalar (burun kanaması, diş eti kanamaları, cilt altı kanaması gibi) meydana gelir. Ciltte sık sık çürükler meydana gelir veya kesik oluştuğunda kanama güçlükle durdurulur.

Ayrıca, hastalığın diğer bazı bulguları da habis hücrelerin bazı organları işgal etmesine ve çeşitli kimyevi maddeler salgılamasına bağlanır. Bütün bu hızlı hücre yapım ve yıkımı, kilo kaybı ve terlemeye de yol açar. Hastalarda dalak genellikle büyümüştür ve lenf düğümlerinde de şişlikler tesbit edilir. Karında şişkinlik hissi vardır.

Erken döneme ait belirtiler genelde gözden kaçmaktadır, çünkü bu dönemdeki şikayetler nezle veya diğer sık gözlenen hastalık şikayetlerine benzer.Halsizlik, kemik ve eklemlerde ağrılar, baş ağrıları, deride kızarıklıklar, saç dökülmesi gibi. krobik hastalıklar ve ateş; kan pıhtılaşmasında rol alan kan pulcuklarının (trombositler) yapımındaki azalma ile çeşitli kanamalar (burun kanaması, diş eti kanamaları, cilt altı kanaması gibi) meydana gelir.

Tanı

Öncelikle hastanın şikayetlerinden ve muayene bulgularından şüphelenilmesi gerekir; ve kan testleri ile tanı netleştirilebilir. Daha sonra kemik iliği biyopsisi, özel kan testleri ve genetik testler yapılabilir.

Genel olarak, kronik lösemi, akut lösemiden daha yavaş ilerler. KML hastaları tipik olarak 3-5 yıl boyunca normaldirler daha sonra AML benzeri bir tablo meydana gelir.

Şu an için lösemiden korunmanın kesin bir yöntemi bilinmemektedir. Ancak ileriki yıllarda genetik testler, lösemi gelişme riski yüksek kişileri belirlemede kullanılabilir. O döneme kadar lösemi hastalarının birinci derece akrabaları düzenli olarak doktorlarına muayene olmalı ve kan testi yaptırmalıdırlar.

Lösemi (Kan Kanseri) Tedavisi:


Hastalığın tedavisinde, son yıllarda oldukça önemli adımlar atılmışsa da sebepler bilinemediği için sebebe yönelik tedavi yapılamamaktadır. Günümüzde tatbik edilen tedavilerin temel amacı, habis hücreleri ortadan kaldırmaktır. Tedavi şemaları hastalığın tiplerine ve safhalarına göre değişiklik gösterir. Radyasyon (şua) tedavisi; çeşitli kanser ilaçlarının tatbiki; bağışıklama (veya bağışıklık sistemini güçlendirme) tedavisi (immünoterapi), kemik iliği nakli başlıca tedavi şekilleridir. Kemik iliği nakli, kriz (atak) atlatıldığı zamanda kişinin kendi hücrelerinin (ototransplantasyon) veya uygun bir vericinin hücrelerinin (allotransplantasyon) verilmesi ile olabilmektedir. Bu tedavi şekillerine ek olarak birçok yeni metod deneme safhasında olup, müsbet neticeler vermektedir. Hastaların kaybedilmelerinin en önemli sebepleri, aşırı zayıflık, mikrobik hastalıklar, kanama ve işgale bağlı organ yetmezlikleridir.

Tatbik edilen tedavilerle hastalık krizi (atağı) atlatılabilmektedir. Ancak bazan kısa bazan da yıllarca süren aralardan sonra hastalık yeniden ortaya çıkabilmektedir.




Gönderen Unknown
Diş Beyazlatma (Bleaching) Nedir, Nasıl Yapılır?
Diş sağlığı yaşamımız boyunca bizi yakından ilgilendiren hususlardan birisi olmuştur ve olacaktırda.. Gerekli önemi göstemediğimiz zaman dişlerimiz zayıflar ve  aşırı zayıflama durumunda da çürüyerek kayıplara yol açar..

Gerekli bakımı yapmadığımız zaman dişlerimiz çeşitli bakteri ve tabaklarla kaplanır ve diş görüntümüzün soluk sarımsı bir renk aldığını görürüz. Peki bu gibi durumda ne yapmak gerekir, hangi hallederde dişler beyazlatılmaladır, diş beyazlatma nasıl yapılır, diş estetiği nedir, gibi temel diş sorunları ve cevaplarını yazımızı okuyarak bilgi edinebilirsiniz..

Bleaching (Diş Beyazlatma) işlemi nedir ve nasıl yapılır?

Beyazlatma dişlerin yapısında (mine ve dentin tabakasında) oluşan renklenmeleri giderme işlemidir. Şu anda bilinen iki değişik beyazlatma yöntemi vardır. Bunlardan ilki hastanın kendi başına uygulayabileceği bir yöntemdir, aşamaları şöyledir:


  • Hekimin ağızdan ölçü alıp, dişlerinizin üzerine takabileceğiniz ince lastik kalıpları hazırlatması,

  • Hastanın kendisi için hazırlanmış özel kalıbın içerisine ilaç yerleştirerek bu kalıbı beyazlatılacak dişlerin üstüne günde en az 6 – 8 saat takması (tercihen uykuda),

  • Tedavinin ortalama 1 – 4 hafta içinde sonlandırılması.

İkinci yöntem ise klinikte bir hekim tarafından yapılan beyazlatmadır ki aşağıdaki şekilde uygulanır:


  • Ağartıcı ilaç bu işlem hakkında deneyimi olan bir hekim tarafından diş üzerine yerleştirilir.

  • İlgili dişin üzerine beyaz renkli ışık kaynağı belli bir süre tutulur.

  • İşlem bittiğinde sonuç hemen gözlenir.

Her iki yöntemde etkin olmasına rağmen tercih, renklenmenin derecesine, tedavinin ne kadar çabuk sonlandırılmak istendiğine ve hekimin görüşüne bağlıdır.



Dişlerde istenmeyen lekeler neden oluşur?

Bunun bir çok sebebi olabilir. En yaygın olanları; yaşlılık, dişleri boyayan maddelerin (kahve, çay, kola, sigara vb.) tüketimi, travmalar, eski protez, kaplamalar, dolgulardır. Dişlerin oluşumu boyunca kullanılan antibiyotik (tetracycline) veya aşırı florit tüketimi de dişlerde renklenmelere yol açabilir.

Bu durum dişin yapısından ileri gelebileceği gibi diş etkenlerin boyaması ile, gelişim çağında alınan antibiyotik ya da florür nedeni ile, yaşlılıkla, dişe gelen bir darbe nedeni ile de olabilir.

Bleaching (Beyazlatma) işlemi kimlere uygulanabilir?

Hemen hemen herkese! Ancak, tedavinin etkili olamayacağı bazı durumlar vardır. Dişhekiminiz tam bir ağız içi kontrol ve teşhisi ile dişlerin bu işlem için uygun olup olmadığını belirleyecektir. Dişleriniz sağlıklıysa daha beyaz ve doğal gülümseme için ideal bir çözümdür.

Bleaching (Diş Beyazlatma) işlemi zor ve zahmetli midir?
Hayır! Ağız sağlığı teknolojisindeki ilerlemeler sayesinde dişleriniz çok kısa bir sürede, güvenli ve etkin olarak beyazlatılabilmektedir.

Güvenli midir?

Evet! Yapılan araştırmalara göre, dişlerin beyazlatılması dişhekiminizin gözetimi altında yapılırsa son derece etkin ve güvenlidir. Dişler ve dişetleri hiçbir şekilde zarar görmez.

Uygulama süresi ne kadardır?

Genelde, ilk uygulamada beyazlama başlar. Ancak, ideal görüntüye ulaşmak için, uygulamanın 10 – 14 gün devam etmesi gerekir.

Dişler beyazladıktan sonra eski haline döner mi?

Dişler her zaman için eskisinden daha beyaz olacaktır. Ancak, hastaların alışkanlık ve ağız bakımına bağlı olarak yılda bir – iki kez pekiştirme tedavisi gerekebilir.

Özetle bu tedavinin başarılı olabilmesi için neler önemlidir?


  • Kullanılan ilacın markası ve içerği

  • Bu konuda deneyimli bir hekimin tedavisi altında olmanız

  • İlacın kullanılma şekli ve tedavi süresi

Tedavi sırasında nelere katlanmak zorunda kalacağım?

Eğer sigara içiyorsanız lastik kalıp ağzınızda iken sigara içmemeniz (ev ağartması için geçerli). Tedavi’nin bitmesi ile ortadan kalkacak hafif sıcak-soğuk hassasiyeti..

Bleaching (Diş Beyazlatma) Yöntemleri

Diş beyazlatma (bleaching) metotları üç ana grupta toplanır:

1) Kimyasal Bleaching (Diş Beyazlatma)

2)
Fototermal Bleaching (Diş Beyazlatma)

3)
Fotokimyasal Bleaching (Diş Beyazlatma)

Kimyasal Bleaching (Diş Beyazlatma)

Bu teknikte, diş beyazlatıcı jel, özel olarak yapılmış diş kalıpları yardımıyla dişlere uygulanır. Ancak kimyasal diş beyazlatma tekniğinin diş minesine bir miktar olumsuz etkisinin olabileceği unutulmamalıdır. Çeşitli kozmetik ürünler arasında da satılabilen bu kimyasallar mutlaka bir dişhekimi gözetiminde kullanılmalıdır.

Fototermal Bleaching (Diş Beyazlatma)

Bu yöntemde de yine bir miktar özel bir jel kullanılır. Ancak önceki metottan farklı olarak yüksek enerjili özel bir ışın demeti yardımıyla uygulanır. Işık kaynağı bir seri LED veya diyot-lazer den oluşabilir. Yine bu yöntemde de muhtemel olumsuz etkilerin olabileceğinden mutlaka dişhekimi gözetiminde yapılmalıdır.

Fotokimyasal Bleaching (Diş Beyazlatma)

Bu diş beyazlatma yönteminde, beyazlatma jeli bir UV-lamba (mavi ışık) veya bir KTP lazeri (yeşil ışık) kullanılarak aktive edilir. Bu metodu diğerlerinden ayıran özellik ise kullanılan ışık kaynağının da ayrıca dişi beyazlatıcı etkisinin olmasıdır (foto oksidasyon). Bu uygulama, dişler üzerinde daha derin bir beyazlatma sağlar. UV-Işık kullanırken çevre dokular (dudaklar, dişetleri, dil vb.) muhtemel yanık yaralanmalarına karşı iyi korunmalıdır. KTP lazeri kullanırken ise yanma riski yoktur, ancak dişetleri beyazlatma jelinin sızıntılarına karşı korunmalıdır (gingiva block). KTP lazeri ile beyazlatmanın büyük bir avantajı da; geniş bilimsel araştırmalar sonucunda diş minesi üzerinde yan etkilerinin gözlenmemiş olmasıdır. Diş beyazlatma işlemi sonrasında yapılacak florid uygulaması diş minelerini güçlendirir ve çürümeleri önler.

Diş Beyazlatmada Lazer Teknolojisi:

Lazer nedir ve nasıl elde edilir?
Lazerler tek renkli, düz, yoğun, tek fazlı monokromik ışık üreten cihazlardır. Renkli olduğu gibi renksizde olabilir. Görünürlük dalga boyu ile ilgilidir. Bu dalga boyu ve gücü tıptaki kullanım alanını belirler.

Lazer yardımıyla, elektromanyetik dalgalar güçlenir ve hizalanır. Böylece, tedavi yapılacak bölgede kesici ve yakıcı  etkiye sahip, yüksek enerjili bir ışık demeti elde edilir.

Lazerlerin kullanım alanları, sahip oldukları dalgaboylarına göre değişmektedir.

Farklı dalgaboylarında, tüm dokular, farklı soğurma oranlarına sahiptirler . Bu yüzden, lazer seçimi yapılacak işleme bağlıdır. Örneğin, KTP lazeri 532nm lik bir dalgaboyuna sahiptir. KTP lazer ışını, hemoglobin ve oksihemoglobin arafından yüksek oranlarda soğurulabildiği için küçük ve hassas cerrahi işlemler için çok uygundur.

Laserin çalışma prensibi: Dışarıdan ışık verme, elektrik akımı geçirmek suretiyle veya kimyasal bir yolla elde edilen enerji, ortamdaki atomlara ulaşır. Bunların bazıları bu enerjiyi emerler. Fazla enerji, atomları kararsız hale getirir. Kendisine bir foton çarpan, uyarılmış ve kararsız atom, fazla enerjiyi foton yayınlayarak verir. Fotonlar, benzer şekilde diğer fotonların yayılmasını sağlar. Uyarmalarla ortamdaki fotonlar daha da artar. Atomların hemen hemen hepsi, foton yaymaya başlayınca kuvvetlenen ışın demeti oluşur. Bu, laser ışınıdır. Laser ışınları yüksek frekanslı olduklarından güneş ışını özelliklerine sahiptir. Ancak laser ışınları tek frekanslıdır.

Beyazlatılan dişler ne kadar süre beyaz kalır?
Farklı diş beyazlatma (bleaching) metotlarıyla beyazlatılan dişler bir kaç yıl beyaz kalır. Fakat bu süre kişiden kişiye değişir. Yeme-içme alışkanlıkları, sigara ve fırçalama alışkanlığı dişlerin beyaz kalma süresini etkiler.

Şu unutulmamalıdır ki, bleaching her zaman istediğiniz beyazlığı sağlamayabilir. Beyazlama oranı dişlerinizin beyazlatma işlemi uygulanmadan önceki tonuna bağlıdır ve kişiden kişiye değişir. Bu yüzden diş hekiminiz ile beklentilerinizi önceden konuşmalısınız.

Diş Beyazlatma veya diş ağartma, diş hekimliğinde çokça uygulanan bir işlem olmasına rağmen aslına Estetik/ Kozmetik Diş Hekimliğinin alanıdır. Çok kimse beyaz dişlerle yapılan bir gülüşü çok çekici bulur. Genelde süt dişleri, erişkinlik dişlerinden daha beyazdır. Kişi yaşlandıkça dişlerinin rengi de zamanla daha koyulaşır. Bu koyulaşma diş minelerinin mineral yapısındaki değişimden kaynaklanır. Dişler ayrıca, bakteri pigmentleri ve tütün kullanımından kaynaklanan renklenmelere de maruz kalabilir.

Beyaz dişler, gençlikle özdeşleştirildiğinden estetik görünümlü olmak isteyen kişiler tarafından oldukça arzulanırlar. Ancak şunu belirtmeliyiz ki, abartılı bir beyazlık çoğu durumda estetik olmayabilir. Her zaman için yüz ve ağız yapınıza uygun düşen doğal ton daha estetik olacaktır.



Gönderen Unknown
Diş Çürüklüğü Nedir, Oluşma Sebepleri Etkenleri Nelerdir?
Dişlerimiz hayati organlarımızın başında gelen ama fazla özen göstermediğimiz ve ilerleyen yaşlarda çok sıkıntılar yaratabilen hayatımızda önemli bir yere sahip yapı taşlarımızdandır. Bu konumuzda sizlere diş çürüklerine neden olan sebepleri, diş bakımının neden önemli olduğunu, diş çürüklüğü ve diş eti hastalıklarına karşı alınması gereken önlemlerden önemli başlıkları açıklamaya çalışacağız..

Diş çürüklerinin oluşmasında üç temel etmen bulunmaktadır:

1-Duyarlı bir diş yüzeyi,

2-mikroorganizmalar için elverişli yiyecek artıkları,

3-bunların parçalanmasına ve asit oluşumuna yol açacak mikroorganizmaların varlığı. Besinler içinde diş çürümesine en çok neden olanlar karbonhidratlar, yani kabaca, şekerli gıdalardır.

Dişler düzenli olarak fırçalanır ve bakımlarına özen gösterilirse, mikroplar onlara zarar veremezler. Diş çürüğü, dişte oyuklar yaparak dişin yapısını bozan ve kendi kendine iyileşmeyen bir hastalıktır.

Dişler iyi temizlenmeyecek olursa, üzerinde besin artıkları ve mikroplar birikir. Ağız içerisindeki bakteriler yiyecek artıklarındaki şekerli maddeleri kullanarak onu saydam, yapışkan bir madde haline getirir ve dişler üzerine yapışmasını sağlar. Bu birikintilere plak denir. Bu plaklar bakterilerin diş üzerinde tutunmalarını da kolaylaştırırlar. Besinlerin tatlandırılması için kullanılan şekerli maddelerin içinde bulunan asit, dişlere zarar verebilir, ancak bakterilerin kendileri de asit oluşturabilmektedir. Asit diş minesinin erimesine neden olur. Böylece oluşan erime bölgelerinden giren mikroplar kolayca alttaki yumuşak dokuya ulaşabilirler.



Asitler dişin koruyucu tabakası olan diş minesi üzerinde küçük delikçikler oluşturur. Bu delikler giderek genişler ve küçük oyuklar haline gelir. Diş minesinin erimesinden sonra çürük hızla ilerler, alttaki tabakada geniş ve derin bir oyuk meydana getirir. Diş çürüğü diş özüne doğru ilerledikçe dişler ağrımaya başlar. Çürük daha da ilerlerse diş özü bölgesinde ve çene kemiği içerisinde cerahat oluşmaya ve birikmeye başlar. Buna diş apsesi denir. Eğer diş hekimi tarafından daha başlangıcında tedavi edilmeyecek olursa çürük diş için daha zor, karmaşık ve pahalı tedaviler gerekebilir. Diş plağı, diş etlerinin önemli hastalık nedenlerinden biridir. Yemeklerden sonra dişlerin fırçalanması ve diş ipi kullanarak yemek artıklarının çıkarılması dişlerin çürümesini, diş eti hastalıklarının oluşumunu ve ilerlemesini önler.

Dişlerin ağrımaması sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Diş ağrısının olması için diş çürüğünün çok ilerlemiş olması gerekir. Diş çürüklerinin tedavi edilebilir dönemde belirlenmesi için ağrı oluşmasını beklemeden senede en az iki kez diş hekimine giderek dişlerin muayene ettirilmesi gerekir. Diş hekimleri gerektiğinde dişlerin filmini çekerek gözle görünmeyen diş oyuklarını da belirleyebilirler.

Diş çürüklerinin erken dönemde tanınması dişlerin kaybedilmesini engelleyebilir veya en azından geciktirebilir. Bu hem sağlık açısından, hem de sosyal ve ekonomik açıdan önemli katkılar sağlar. Ağza takma diş takılmasına olan ihtiyacı azaltır. Hiçbir şey kendi doğal dişlerimizin yerini tutamaz. Kalıcı dişlerin erken dökülmesi beslenme sorunlarına neden olur. Doğal dişlerin uzun süre dayanmasında ağız ve diş bakımının önemi çok büyüktür.

Diş sağlığı açısından sularla aldığımız flor da çok önemlidir. Sularında flor eksikliği olan yerleşim yerlerinde diş çürüklerinin oranı çok artar. Bu nedenle florla ilgili olarak sağlık kuruluşlarının önerilerine uyulmalıdır.

Google arama etiketleri:
[  dişlerimiz,  diş hastalıkları,  ]


Gönderen Unknown
Yenidoğan Sarılığı (Kernikterus) Nedir? Belirtileri Nedenleri ve Tedavisi

Yenidoğan sarılığı nedir, kimlerde görülür, tedavisi, belirtileri ve yeni doğan sarılığı hakkında merak ettiğiniz sorulara konumuzun devamında cevaplar bulabilirsiniz..


Yenidoğan sarılığı ya da bebek sarılığı, yeni doğmuş bebeklerde kanlarındaki bilirubin miktarının artması neticesinde görülen bir çeşit sarılıktır. Doğumdan sonraki ilk haftada her doğan bebeğin kanında az veya çok derecelerde mutlaka bilirubin miktarında artış gözlenmektedir. Yenidoğan sarılığı, hayata yeni başlamış bebeklerde en sık görülen sıkıntılardan birisidir. Normal doğan bebeklerin %60′ında görülürken erken doğan bebeklerin %80′inde görülebilmektedir.


Bir bebeğin anne karnında sahip olduğu kanındaki alyuvarlar normal bir insandakinden farklıdır. Bu tür alyuvarlar fetal hemoglobini (HbF) denilen türdendir. Bebek doğar doğmaz işlevini yitiren bu farklı tipteki alyuvarlar hızla parçalanıp yıkılmaya başlarlar ve yerine yeni tipte hemoglobin (HbA) içeren alyuvarlar üretilmeye başlanır. Bölünerek yıkılan alyuvarlar aşırı miktarda bilirubin maddesi üremesine neden olur. Normal bir bünyedeki biluribin karaciğerde işlenerek vücuttan atılacak biçime getirilir. Bebeğin karaciğerinin aşırı miktarda üretilen biluribini karşılayamadığı durumda, vucüttan atılması gereken bu dokular bebeğin kanında birikmeye başlar. Biluribin sarı renkli pigmentlere sahiptir ve kanda aşırı miktarda birikerek bebeğin derisine nüfuz ederek bebeğin sarı renkli bir görünüm almasına ve yenidoğan sarılığına neden olur.


YENİDOĞAN SARILIĞI


Yenidoğanda vucut ve göz akının sarı renk almasıyla belirti verir. Kandaki bilirubin seviyesinin yükselmesiyle oluşmaktadır.


BİLİRUBİN:  yaşlı ve bozulmuş kırmızı kan hücrelerinin ürettiği sarı pigmenttir. Bilirubinler karaciğer vasıtasıyla barsak sistemine ordanda dışarı atılır. Eğer karaciğer yeterli miktarda bilirubini dışarı atamazsa kandaki bilirubin seviyesi artarak sarılık oluşur.


YENİ DOĞAN SARILIĞININ NEDENLERİ


1)FİZYOLOJİK SARILIK(NORMAL SARILIK)


Fizyolojik sarılık miadında yani zamanında doğan bebeklerin hemen hemen yarısında erken doğanlarda ise daha fazladır. Doğumdan sonraki 2. Veye 3.günde ortaya çıkar. Karaciğerin gelişimini tamamlayamaması ve yeterli miktarda bilirubini atamaması sonucu oluşur.



2) YETERSİZ ANNE SÜTÜ ALIMINA BAĞLI SARILIK


Yetersiz anne sütü alımı yenidoğanların çok az bir kısmında görülür belirtileri fizyolojik sarılıkla aynıdır ancak daha şiddetlidir. Bebeğin anne sütünü yeterli miktarda almaya başladıktan sonra belirtileri yok olmaya başlar. Yeni doğanlarda anne sütü alımının önemi sayılamayacak kadar fazladır tüm anne adaylarının çocuklarını en az 6 ay anne sütü ile beslemeleri gerekmektedir.


 


3) ANNE SÜTÜNE BAĞLI SARILIK


Anne sütü alımı bebbeklerin %1 lik kısmında sarılığa neden olur. Çok az annede sütlerindeki özel bir enzim sebebiyet vermektedir. Bu enzim bebeğin barsağında bilirubinlerin geri emilmesine sebeb olur. Bu sarılık doğumdan sonra annenin bebeğini emzirmeye başlamasından sonraki ilk 3 yada 4. Günde ortaya çıkar  yaklaşık 1 -2 ay devam eder.



4) KAN UYUŞMAZLIĞINA BAĞLI SARILIK ( ABO VE RH UYUŞMAZLIKLARI)


RH negatif bir annenin bebeği RH pozitifse hamilelik sırasında bebeğin eritrositlerinin plesentayı geçerek anne kanında bağışıklığa yol açmasıyla oluşur ancak bu bağışıklık RH pozitif bebeğin dünyaya gelmesinden yada yapılan abortus( düşükten) sonra ortaya çıkar. Bu bağışıklığın cevabının şiddeti bir sonraki ve sonraki her doğumda artmaktadır.


ABO uyuşmazlığında annenin kan grubu hep 0, bebeğin kan grubu ise A yada B dir. Anti a duyarlılığı daha çok görülür. Kan grubu uyşmazlıklarında annenin kanında ki antikorlar bebeğin kanını yabancı bir madde madde sanıp bunlara savaş açıp onları parçalar. Eritrositlerin parçalanmasıyla çok miktarda bilirubin açığa çıkar ve fazla sayıdaki bilirubinde sarılığa neden olur. Bu sarılık fizyolojik sarılıktan ayırmanın yolu 24 satte belirti vermesiyle ayırtedilebilir. Eğer ilk yapılan doğum yada düşükten sonraki 72 saate kadar rhogam enjeksiyonu yapılmazsa bebeğin yaşamı tehlikeye girer.



TEDAVİ:


Fizyolojik sarıkta eğer bebek biberonla besleniyorsa her 2 saatte bir beslenmeli.


Yetersiz anne sütü alımına bağlı sarılıkta adındada belli oldu üzere ilk olarak anne sütünün bebeğe yetecek kadar olmalıdır bunun için anne sütünü artırıcı yiyeceklerin ve içeceklerin içilmesiyle anne sütünü artırabilir elma suyu özellikle anne sütünün artmasına yardımcı olabilecek bir  içecektir. Bebek her saat emzirilmelidir. Eğer anne de hala yeterli miktarda süt salınımı yoksa ek gıdayla besleyerek bebeğin bağırsak hareketliliğini sağlayarak fazla bilirubinin vucuttan atılması sağlanmalıdır.


Anne sütüne bağlı sarılıkta ise 2 -3 gün anne bebeğini emzirmeye ara verip bebeğini formül mamalarla beslemelidir bu süre zarfında anne sütünün azalmaması için annenin sütünün sağılması gerekmektedir. 2-3 günden sonra kesinlikle tekrar anne sütüne geçilmelidir. En az ilk 6 ay sadece anne sütünden vazgeçilmemeli bebeğinizin sağlığı için 2-3 günlük aradan sonra tekrar emzirmeye devam ediniz.


4.Ağır sarılıklarda tedavi: ( Kan uyuşmazlıklarında tedavi)


Ağır sarılık tablolarında tedavi (kan uyuşmazlıklarında) ise kandaki bilirubin seviyesinin 20 mg/dl üzerine çıkmasıyla bebekte geri dönüşümsüz hasarlara neden olabilir. Bu kadar yüksek değerler kan uyuşmazlıklarında görülür ve sağırlık beyin felci veya beyin harabiyetlerine neden olabilmektedir. Bu harabiyetlerin önlenmesi için cocuğa fototerapi denilen tedavi yöntemi uygulanır mavi ısık deride ki bilirubini parçalayarak bilirubin seviyesi düşürülür. Bazı özel durumlarda kan değişimide tedavi seçenekleri arasında kullanılabilir. Fiz yolojik sarılıkta hastalık bu kadar ağır seyirli olmaz.



Sağlık Memuru Sinan KAYA


Mutlu ve Sağlıklı Günler Dileğiyle….




Gönderen Unknown
Üroloji Nedir? Bevliye Tıbbî Bilim Dalı ve Açıklaması

Üroloji: İdrar yollarının ve erkeklerde üreme organlarının yapısı, hastalıkları ve tedavileri ile uğraşan tıbbî bir bilim dalı. Ürolojinin bir diğer adı da bevliyedir. Üroloji alanında ihtisas (eğitim) yapan yapmış olan kimseye de ürolog denir.


Böbrek taşları, pyelonefritler, üreter ve mesane taşları, idrar yolları ile ilgili konulardır. Tümorler, prostat büyümeleri ve iltihapları, erkeklerdeki kısırlıkların teşhis ve tedavisi gibi birçok konu hep ürolojinin ilgi alanına girmektedir. Hastalıkların teşhisinde kan ve idrar tahlillerinden, ilâçlı ve ilâçsız röntgen filmlerinden endoskopik incelemelerden; ultrasongrafiden istifade edilmektedir.



Google arama etiketleri:
[  üroloji nedir,  bevliye muayenesi,  bevliye ne demek,  ürolojinin diger adı,  ]


Gönderen Unknown

28 Aralık 2012 Cuma

Okaliptüs, birçok türü bulunan geniş bir ağaç (nadiren çalı) cinsi.
Türleri Avustralya'nın ağaç florasında egemendir. Çoğu Avustralya'ya özgü olan, 700'den fazla türü mevcuttur; bazı türler de Yeni Gine ve Endonezya'da bulunur. Kıtanın neredeyse tüm bölümlerinde bulunan okaliptüs, Avustralya'daki her türlü iklim koşuluna adapte olmuştur

Anavatanım Avustralya’dır. Sıtma Ağacı olarak da bilinirim. Sürekli yeşil kokulu yapraklarım ve kokulu çiçeklerim vardır. Gövdem krem-gri, pembe ve açık yeşil karışımıdır. Güçlü tekli orta gövdem veya çok gövdeli çalı biçiminde türlerim de vardır. Boyum 40 metre’ye kadar uzayabilir. Yaprak boylarım 12 - 22 cm. kadar olup, gençlerde yapraklarımız küçük ve oval, yetişkinlerimizde ise uzun ve sivridir. İlkbahar aylarında türüme göre beyaz, sarı veya kırmızı çiçekler açarım. Kış aylarında - 6°C’ye kadar dayanabilirim. Odunumdan mobilya sanayiinde, kabuklarımdan, yapraklarımdan ve tohumlarımdan boya ve ilaç sanayiinde faydalanılır. Üretimim tohumla yapılır. Sulak toprakları sevdiğimden bataklık kurutma işlevimde vardır. Türlerim; Kırmızı Okaliptüs, Sarı Limon Okaliptüs, Mavi Okaliptüs.

Okaliptüs: (Eucalyptusbaum / Heberbaum / Eucalyptus / Ökaliptüs / Sıtma ağacı)
Haziran-temmuz ayları arasında, mor renkli çiçekler açan büyük ağaçlardır. Yaprak şekli bitkinin yaşına göre değişir. Gençlerde sapsız, oval, açık yeşil; yaşlılarda ise uzunca saplı, orak seklinde, derimsi ve koyu yeşildir. Çiçekler morumsu kırmızı renkte olup, her bir yaprağın koltuğunda birkaçı bir arada bulunur. Meyve küçük ve çok miktarda tohum taşıyan oval şekilli bir kapsüldür. Ana vatani Avustralya olan bu ağaç, halk arasında sıtma ve kinin ağacı olarak da tanınmaktadır.

Anadolu’ya ilk defâ, Muğla vilayetinin Fethiye kazasında Dalaman’da bir çiftlik kuran Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa tarafından, süs ağacı olarak sokulmuştur. Diğer taraftan Mersin-Adana demiryolu uğrağındaki istasyonlarda 1886 yılında Fransızlar tarafından istasyon ağacı olarak kullanılmıştır. 1830’a doğru Avustralya’dan Italya’ya getirilen çeşitli cins ökaliptüslerin kış olması dolayısıyla çoğunluğu kuruduğundan bu ağacın yumuşak iklimde yaşamadığı kanaatine varildi. 1852’de Cezayir’de tekrar denendi. Daha sonra da Kuzey Afrika ve Güney Avrupa’da denenerek sıcak mıntıkalarda yetişeceği anlaşılmıştır. 1893’te, Osmanlı Devleti idâresinde bulunan Suriye’de M.H. Morel, Beyrut’taki mâlikânesinde çok miktarda ökaliptüs yetiştirmiş ve bu mâlikânesine Lâtince olarak “Villâ Eucalypta (Ökaliptüs Köşkü) adını vermiştir. Çok miktarda ökaliptüs bugün Afrika, Avrupa, Asya sıcak iklimlerinde yetiştirilerek, iktisâdî, sihhî maksatlarla dünyanın her kıtasında üretilmekte ve gün geçtikçe de rağbet bulmaktadır. Ökaliptüs ağaçları, çok yüksek olan kâbiliyeti, fazla miktarda toprak suyunu alıp havaya vermesi sâyesinde bataklık yerlerin kurutulmasında insanlığa olan hizmetlerinin tanınmasını müteakip, yalnız Avustralya’da olan gelişme alanı kısa bir zamanda çok genişlemiştir. Bir ökaliptus ağacının yılda ortalama 250 ton suyu alıp havaya verdiği tecrübelerle anlaşılmıştır. 1938’den beri, yurdumuzun güney bataklıklarında da yetiştirilmesine büyük önem verildi ve kısa zamanda çok ümit verici neticeler alindi. Tarsus’un Karabucak bataklığının kurutulmasıyla bölgede, sıtma hastalığının yayılmasında önemli rol oynayan sivrisineğin nesli kesildi.

Çesitleri: Yüzden fazla çeşidi olmakla birlikte, tanınmış ve önemli çesitlerinden bazıları şunlardır:
1. Eucalyptus alpina
2. Eucalyptus amplifolia
3. Eucalyptus amgydalina
4. Eucalyptus andreana
5. Eucalyptus calophylla
6. Eucalyptus citriodora
7. Eucalyptus cocciféra
8. Eucalyptus cordata
9. Eucalyptus cornuta
10. Eucalyptus cosmophylla
11. Eucalyptus diversicolor (Collossea)
12. Eucalyptus globulus
13. Eucalyptus gomphocephala
14. Eucalyptus leucoxilon
15. Eucalyptus robusta
16. Eucalyptus rostrata
17. Eucalyptus viminali
18. Eucalyptus longifolia.

Dünyanın birçok yerinde, bilhassa Brezilya’da, Kuzey Afrika ve Güney Avrupa’da, Doğu ve Batı Asya’da bir zaman sıtma saçarak insanları ölüme sürükleyen korkunç bataklıklar, bugün ökaliptüs ağacının gölgesinde sağlık ve varlık kaynağı olmuştur. Ökaliptuslar, bataklığı kurutarak etrafını da tarıma elverişli hâle getirmektedir. Ökaliptus ormanları, hava tesirlerini yumuşatarak büyük rüzgârlara mâni olurlar, bitkilere zararlı olan toz ve dumanları tutarlar, fırtına ve dolu zararlarını kısmen önlerler. Üç yaşından büyük olan ormanlardaki çayır ve ot miktarı da büyük ölçüde olduğundan, hayvanlarda verimi arttırmaktadır. Ayrıca arıcılıkta da büyük faydaları görülmüştür. İlk yıllarda, aralarına mısır ekilerek değerlendirilebilir. Yurdun güneyinde kurulan ökaliptus ormanlarından, büyük ölçüde yakacak temin edilmektedir.

Kullanıldığı yerler: Tâze yapraklarının su buharı ile distillenmesi sûretiyle elde edilen ökaliptus, muhtelif cila, kafuru, çam sakızı ve zamk, yine bir nevi vernik olan kokulu reçine îmâlinde kullanılmaktadır. Halk hekimliğinde, özellikle solunum yolu hastalıklarında tercih edilir. Öksürüğü keser, boğaz ve burun iltihaplarını giderir. İdrar yollarını temizler. Hâricen deri üzerine sürülmek sûretiyle antiseptik olarak da kullanılır. Ökaliptus yaprakları doğrudan doğruya kaynatılarak kullanıldığı gibi, yağının tıpta da pek çok faydaları vardır. İlaç olarak veya kaynatma ile buğu, koku hâlinde de kullanılır. Yapraklar nefes darlığı, kabız, balgam söktürücü olarak, haşere sokmalarına, her nevi ateşlenmeye, nezle, nevralji, bronşit, romatizma, seker, üremi gibi hastalıklarda, yağ veya eksitilerek sirke, toz sabun, pudra ve mâcun seklinde kullanılır. Ayrıca ökaliptus kabuklarından, kino reçinesi adi verilen ve içinde bol miktarda tanen bulunan bir madde, kuru damıtım yoluyla elde edilmektedir. Yine ökaliptus odununun kuru damıtımıyla elde edilen diğer ürünler; 100 kilo odundan; 25-27 kilo kömür, 7 kilo asit asetik, 2 kilo alkol metilen, 3 kilo katran elde edilebilir.

Özellikleri: Tazelik verici, kuvvetlendirici, Antiseptik, temiz olmayan derilerde, akne, kepek, bağışıklık sistemini kuvvetlendirir, virüslere karşı, grip ( boğaz iltihaplanması, sinüzit iltihaplanması, bronşitte-Antibiyotiğe yardımcı ) bahar nezlesi..romatizma ağrılarında ve sinir iltihaplanmasında. Haşerelere karşı çok kuvvetli tesir eder. Soğuk algınlığı, nezle, kas tutulmaları, sinüs gibi rahatsızlıklarda güçlüdür. Migren ve romatizma ağrılarını dindirir, cilt ülseri ve yarayı iyileştirir.

Kullanıldığı yerler:
Losyon olarak(yoğunluğu azaltılmış): Nefes darlığında göğüs üzerine sürdüğünde nefes açıcı etkisi vardır.

Buhar yolu ile: Soğuk algınlığı rahatsızlıklarında boğaz ve solunum yolları şikayetlerinde ve bronşitte özellikle uçucu yağından dolayı inhalasyon (buğu) yoluyla yararlanılmaktır. Burun tıkanıklığı ve burun akıntısına karşı (kaynar suya drog parçaları veya uçucu yağ damlaları ilave edilerek hazırlanan) buğu yöntemiyle kullanılmaktadır

Banyo suyuna ve kompres olarak: Yanıklarda ve yaralarda; Ayrıca üzüntü ve sıkıntıyı dindirici etkisi bulunur. Ev içinde buharla kullanılırsa evdeki bakterileri öldürür.

Uyarılar: gebelikte kullanmayın, çocuklara ve bebeklere verilmez, yoğun olan formu cilt zararlıdır. Yüksek kan basıncı olanlara sakıncalıdır. Asla ağız yolu ile almayınız. Bir haftadan fazla kullanımda ve tekrarlayan periyodik rahatsızlıklarda hekimle görüşmek gerekir. Nadiren de olsa bazı kişilerde bulantı, kusma ve ishal yapabildiği kayıtlıdır.

Gönderen Unknown
Kefir Nedir ? Faydaları Nelerdir?
KEFİR
Kefir Kafkasya’ da yaşayan insanların sıklıkla kullandıkları sütün mayalandırılmasıyla elde edilen bir süt ürünüdür. Son yıllarda Avrupa ve Amerika’da yapılmaya başlanmış ve ülkemizde de Ziraat Fakültelerinin Teknolojisi bölümlerinde üretilmekte olup, sınırlı miktarda satışı yapılmaktadır.

KEFİR NEDİR ?
Kefir, kefir taneleri ile elde edilen Kafkas orjinli etilalkol ve laktik asit fermantasyonlarının bir arada oluştuğu tarihi geçmişi olan bir süt içeceğidir. Kefir çok karışık mikrobiyolojik yapıya sahiptir. Boyutları 0,5-3 cm arsasında değişir ve fındık yada buğday tanesi büyüklüğünde beyaz, beyaz-sarı arasında renklerde küçük karnabahar veya patlamış mısır görünümündedir.

KEFİR NERDEN GELMİŞTİR ?
Kefirin anavatanı Kafkaslardır. İlk kez Batı Asya’ da Türkler tarafından yapılan ve günümüzde pek çok ülkeye yayılan fermente bir süt ürünüdür. Kafkasyalılar kefiri su yerine içmekte ve gençlik iksiri olarak kullanmaktadırlar. Kafkaslardan dünyanın her tarafına yayılan Türkler bu içeceklerini beraberinde dünyanın her tarafına götürmüşler ve yaymışlardır. Şu anda bilimsel araştırma yapan fakülteler başta olmak üzere kuruluşlar kefirin faydaları üzerinde ciddi çalışmalar yapmakta ve önemli sonuçlara ulaşmaktadırlar.

KEFİR NELERE İYİ GELİR ?
Kullanımı ( içimi ) ve hazmı çok kolay olan kefir hücre yenileme özelliğine sahiptir. Mucize içecek kefir özellikle bağırsaklardaki maddelerin küreselleşmesini önlediğinden ömür uzatıcı olduğuna inanılır. Kafkasyalıların kefirin yararlarını bildiklerinden çocuklarına ile su gibi içirirler. Kafkasya’ da yüzyıldan fazla yaşamak çok sıra dışı bir durum değildir. Protein , yağ , laktoz ve mineraller bakımından hayli zengin ilaç tedavisi kesilmeden kullanıldığı zaman kandaki kötü kollestrolü azaltır, tansiyonu düşürür, idrarı sulandırır, vücuttan atılması gereken maddelerin gidişini kolaylaştırıyor, bağırsak hareketlerini hızlandırıyor, bulaşıcı, sarılık , eklem hastalıkları, ishal , kabız , kan kaybı, idrar torbası hastalıları, doğum sorunları, şeker düşürüyor ve en önemlisi KANSERİ GECİKTİRİYOR... Hazmının kolay , proteince zengin oluşu NEDENİ İLE Kefir hastalar ve çocuklar için önemli bir besindir.Hatta 20-30 günlük çocuklara bile günde bir iki kaşık içirilmesi önerilmektedir. Doktorlar, hastalarına ilaçların yanında birde kefir içmelerini tembihliyor.
Ayrıca yapılan araştırmalarda kefirin kadın ve erkeklerde cinsel gücü arttırdığı da bildirilmiştir. Hücre yenileme sayesinde de kadınlar tarafından cilt maskesi olarak kullanıldığı da bilinmektedir.
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Süt Teknolojisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Emel SEZGİN, Japonya’ da fareler üzerinde yapılan bir araştırmaya göre kefirin içinde yer alan maddelerin kanseri %53,6 oranında azalttığını ve ayrıca kefirin kanseri önleyici ilaçlarla kullanılması halinde kanserin tekrarlanma riskinin %67 oranında azalttığını da ortaya çıkarttığını belirtmiştir.( 22.02.2002 Star Gazetesi )
Ayrıca kefir sinirsel rahatsızlıklara, iştahsızlık ve uykusuzluk içinde yararlı olmaktadır.Ülser yüksek tansiyon , bronşit, astım hastalarının tedavisinde de kullanılmaktadır.

KEFİRİ KİMLER KULLANIR ?
Kefiri yaşı ne olursa olsun her yaştaki insan kullanabilir. Yan etkisi yoktur. Çocuklara bile rahatlıkla verilebilir.

KANSER HASTALARI TERCİH EDİYOR ?
Kefir, vücut direncini arttırıyor, sindirim sistemine yararlı oluyor. Bağırsakta kanser oluşturan etkenleri engelliyor. İlaç değil ama, kanser hastası olanlar, bu özellikleri nedeniyle kefiri tercih ediyor... Yapılan çalışmalar, kefirin, iştahsızlık ve uykusuzluğa da iyi geldiğini göstermiştir.

KEFİR TANESİ
Kefir Tanesi; fındık yada buğday büyüklüğünde, renkleri beyaz, beyaz-sarı arasında küçük karnabahar veya patlamış mısır görünümündedir. Boyutları 0,5-3 cm arasında değişir. Taneler sütü fermente edici rol oynar, en önemli özelliği fermantasyon sonunda süzülerek tekrar kullanılabilmesidir.Kefir taneleri kazein ve birbirleri ile ortak yaşayan mikroorganizmaların meydana getirdiği jelatinimsi koloniler oluştururlar. Çok karışık bir mikrobiyolojik yapıya sahiptir. Değişik araştırmacılar, değişik bölgelerden aldıkları kefir tanelerinde farklı sayıda, oranda ve cinste mikroorganizma tespit etmiştir.Tanede genel olarak laktik asit bakterileri, laktozu fermente eden ve edemeyen mayalar mevcuttur. Bazı tanelerde enterokok ve koliform grubu bakterilere de rastlanmıştır. Kefir tanesinde saf toz halde liyofilize kültürler üretilmiştir. Avrupa ülkelerinde ve A.B.D. de genellikle saf kültürlerden kefir üretilirken , Rusya , Asya , Doğu Avrupa ve Ortadoğu bugüne kadar laboratuvar koşullarında kefir tanesi üretmek mümkün olmamıştır.

BESİN DEĞERLERİ
Kefir, vücudun temel fonksiyonlarında ve çeşitli faaliyetlerinde kullanılan mineraller ve esansiyel aminoasitler bakımından zengindir. Kefirde bulunan proteinler kısmi sindirimi yapılabilen ve bu nedenle vücut tarafından kolay değerlendirilebilir yapılardır. Kefirde bol miktarda bulunan ve esansiyel amino asitlerden bir tanesi olan triptofanın , mineral maddelerden kalsiyum ve magnezyumun sinir sistemi üzerinde rahatlatıcı etkisi olduğu bilinmektedir.Vücudumuzda en çok bulunan ikinci mineral madde olan fosfor, hücre gelişimi ve enerji ihtiyacının karşılanması için karbonhidratların , yağların ve proteinlerin kullanımında kolaylık sağlamaktadır. Kefir B12 , B1 ve K vitamini bakımından da zengindir. B u vitaminlerin yeterli alınması durumunda gerek böbrek, karaciğer ve sinir sistemine gerekse deri rahatsızlıklarına sayısız fayda sağladığı bilinmektedir.

Gönderen Unknown