Quas molestias excepturi

Yuksek Tansiyon Kolesterol

Yüksek tansiyon olarak adlandırılan korkunç bir hastalık sorunu ile karşı karşıya dünyada...

Quas molestias excepturi
Impedit quo minus id

Siddetli Dis Agrisi Nedenleri

Genel bir kural olarak, ebeveynler onlar büyümeye ve olgun gibi pek çok farklı şeyler çocuklar.

Impedit quo minus id
Voluptates repudiandae kon

Sedef Cilt Hastaligimidir

Sedef deri iltihabı ve ölçeklendirme özellikleri uzun ömürlü bir deri hastalığıdır. Bu kaşıntı, ağrı..

Voluptates repudiandae kon
Mauris euismod rhoncus tortor

Saglik Reformcuları Hemsireler

Dünyayı değiştirmek için adanmış küçük bir insan grubunun gücünü asla küçümseme. Nitekim şimdiye kadar...

Mauris euismod rhoncus tortor
             
hastalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hastalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2013 Çarşamba

Wellness Ne Ola Ki?
İngilizce'de anlamı yok ki Türkçe'de olsun! Well + ness bir araya gelip bir kelime uydurmuşlar. Bir nevi iyi olma durumu gibi... O yüzden yazı içeriğinde direk kelime anlamı olmayan wellness kelimesini olduğu gibi kullanacağım.

2004 yılında Judd Allen adlı bir psikolog ki kendisi National Wellness Institute (Ulusal Wellness Enstitüsü) adlı bir kuruluşun üyesidir, kurumunun şöyle bir tanım yaptığını söylüyor:
Wellness, başarılı bir varoluş için farkındalık yaşama ve kararlar verme sürecidir. 

John Travis, ki birazdan enfes bir diagram paylaşacağım onunla ilgili, "wellness'ın bir seçim, yaşam biçimi olması (...)" gibi bir tanım yapıyor.

Çok tekniğe dalmadan bakarsak, bana göre wellness, çok kaliteli bir yaşama ulaşmak için bilinçli tercihler yapmamızdan, iyiye yönelik kararlar vermemizden ve bunları uygulamamızdan oluşuyor. 


Daha önceki yazımda benzer bir cümle yazmıştım, sağlıklı olmak demek hastalığın olmaması durumu anlamına gelmiyor. (tüh) Wellness denilen kavram yani tam potansiyele doğru gidiş aslında dinamik bir süreç. 

Bu John Travis'in uzuuuun yıllar önce yaratmış olduğu bir diagram. "Evet ya" dedirtmişti bana ilk gördüğümde... Basitçe açıklama yapayım.

Sol tarafa doğru erken ölüme gidiş var, sağ tarafa doğru ise yüksek seviyede wellness'a gidiş var. Tam ortada ise nötr noktası var. Nötr'ün soluna geçtiğinizde yani hasta olduğunuzda tedavi başlıyor, nötr noktasına gelince tedavi bitiyor

Erken ölüme giderken sola doğru önce belirtiler, sonra semptomlar, sonra iş göremezlik var. Tüm hastalıkların gidiş yolu bu şekilde zaten.
Yüksek seviye wellness'a giderken ise sağa doğru farkındalık, eğitim ve büyüme var. 
Hangi taraf kulağa daha hoş geliyor? :)

En önemli fark şu: Sağa doğru gidiş hasta olduğumuz durumlarda da söz konusu iken (wellness paradigm), tedavi aşaması (treatment paradigm) hastalığın olmaması durumunda bitiyor. 

Dolayısıyla benim farkındalığını sağladığım şey şuydu; biz hasta olup doktora gittiğimizde tıp biliminin işlevi bizi nötr'e taşımak. Bunda anormal karşılanacak bir durum yok zaten. Fakat nötr noktasına ulaşmanın ötesiyle alakalı ne yapabileceğimiz konusunda destek alınacak nokta orası değil. Bu durumda her şeyi doktorlardan ve tıp dünyasından mı beklemeli yoksa doğru bilgiye ulaşıp hastalıktan mümkün olduğunca uzaklaşabilmek adına merkezin sağına doğru bir yolculuğa mı başlamalı? 

Şahsen doktor doktor gezmek fikri bana hiç sıcak gelmiyor. Fakat hayatın bir gerçeği var ki; eğer farklı bir şeyler yapmazsanız, çoğunluk gibi yaşarsanız, çoğunluğun aldığı sonucu alırsınız. Bu size mantıklı geliyor mu bilemem ama hastaneler dolup taşıyor...

Okuduğum en çarpıcı şeylerden biri şuydu; insanın hasta olması normal bir durum değil. Yani biz, hasta olacak bir mekanizmaya sahip değiliz fakat o kadar dış etken ve kendimize yaptıklarımız var ki, sistem bir yerde çatlak veriyor. Çevremizdeki herkes de hastalık yaşadığı için normal olan oymuş gibi geliyor. Çoğunluğun tecrübe ettiği şey, bize normal olan, olması gereken gibi gelir...

Eğer bu noktalar size mantıklı geliyorsa, zaman içinde bu blogda kendiniz için çok şey bulacaksınız. Mantıksız geliyorsa da mantıklı hale getirebilecek şeyler bulacaksınız. Kendinizden umudu kesmeyin. :) Herkes için fayda var.


En Üst Potansiyele Ulaşma


Hoş bir şey buldum internette... Tam olarak sağlıklı olma durumunu üçgenin 3 kenarına benzetmişler; vücut, zihin ve ruh üçgeni yapmışlar. Bana mantıklı geldi.

Genel olarak açıklamalı bir yazı oldu. Uygulama noktalarıyla ilgili zaten yazılar yazacağım. Bir sonraki yazımda yüksek seviyede wellness kavramını 8'e bölerek inceleyeceğiz. İyice öğretmene bağladım yazının sonunu ama eğlenceli olacak. Ayrıca sizin şu anki hayatınızla ilgili kendinize harika bir harita çıkaracak bir araç da olacak. 

Görüşmek üzere.



Gönderen Unknown
En İyi Kilo Kontrolü 101!
Merhaba.

Dünyada en çok ilgi duyulan konularından bir tanesi de kilo kontrolüdür herhalde. Bunu bir giriş yazısı olarak kabul ediyorum. Genel bir yazı olacak, özel noktalara ilerleyen yazılarda inerim.

 "Önce antakya biberini yiyorsunuz, ardından içinde zeytin yaprağını kaynattığınız suyu içiyorsunuz, ardından da 1,5 adana dürüm yiyorsunuz ve kilolarınızdan kurtuluyorsunuz." gibi fantastik beyanları çok fazla duyuyoruz. Neden kestirmeden çözümlere bu kadar meraklıyız acaba? Neden zamanla aldığımız kiloları vermeye kalktığımızda kısa sürede sonuç alamayınce yine eski alışkanlıklara dönüyoruz? Önceki yazımda küçük adımların büyük sonuçlara ulaşmanız konusunda yardımcı olacağını yazmıştım...


Öncelikli soru şu ki; neden kilo kontrolü denilen bir kavram var? Neden kilomuzun kontrolü kaçıyor da daha sonra geri döndürmek için çözüm yolları arıyoruz? Neden canımız gecenin 2'sinde waffle istiyor? :)

Her insan anatomik yapısı itibariyle, kas kütlesi, kemik yapısı vb. durumlardan kaynaklı "ideal" bir kiloya sahiptir. Fakat beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıkları yüzünden bu idealden oldukça uzaklaşıldığı da bir gerçek. Ntvmsnbc'de geçen sene yayınlanan bir haberde; Türkiye'de 10 kişiden 3'ünün (%32) obez olduğu yazıyordu. Neden ideal kilodan uzak olmak "ideal" değil?

Sağlık Riski
Aslında bu durumun görüntüden çok sağlık ile alakası var. Elbette görüntünün, kendimize olan özgüveni etkileyebileceği bir gerçek ama esas nokta sağlıktan geçiyor. National Geographic'de yayınlanan bir araştırmada şöyle bir grafik var.

Burada göze çarpan nokta, kilo arttıkça sözkonusu tüm hastalıklar için riskin de katlaya katlaya artması. Her obez kişinin diyabet olacağı elbette bir kesinlik değil ama obez kişi ideal kilolu kişiye göre 6 kat fazla risk taşıyor. Risk budur! O yüzden ideal kilo ve sağlıklı yaşam arasında ciddi bir bağlantı olduğu bir gerçek.

Nasıl kilo alıyoruz konusuna çok girmiyorum. Fotoğraf konuşsun :)
Gıdalar artık olması gereken formdan çok uzak, paketlenmiş ve sağlığa yararlılıktan uzak hale getirilmiş durumda. Süpermarketlerde taze meyve-sebze reyonunun en küçük reyonlardan biri olması ne kadar ilginçtir. 

Zannediyorum Amerika'da yapılan bir araştırma ortaya çıkarmış ki insanlar yiyecek satın alırken ilk olarak lezzetine dikkat ediyormuş. Kaç kişi markette -her şey eşit derecede zararlı/yararlı olsa- bir paket cips yerine brokoli alır? Gıda firmaları da daha çok satış yapabilmek amaçlı bu isteği dikkate alıyor ve daha lezzetli gıdalar üretmeye çalışıyor. Bir şey çok lezzetliyse çok da zararlı olması hiç dikkatinizi çekti mi? Geçen yazımda belirttiğim gibi zararlı yiyecekler bizi yediğimiz saniye öldürmediği için pek de farketmiyormuş gibi geliyor. 
  

Spor ve Kilo Kontrolü
Sporun kilo kontrolü sağlanması için tartışılmayacak faydaları var. Fakat ben spor salonuna gittiğimde ciddi kilosu olan kişilerin aynı ciddilikle spor yaptığını görüyorum. Bana göre kilo verme amacıyla spor yapılırsa sıkıntılı olacaktır. Yüksek kilolarla koştura koştura spor yapıp akabinde ağırlık kaldırmanın şahsen faydasını düşünemiyorum. Spor, egzersiz ideal kiloya yaklaştıkça yapılması faydalı olan bir eylem. Spor konusunu başka yazıda daha detaylı ele alabilirim.

Dr. Ross Walker, "Sağlığa Giden Yol" adlı kitabında şöyle diyor: "Egzersiz sizi yalnızca egzersiz yaptığınız süre için korur. Egzersizi kestikten itibaren yaklaşık altı hafta içinde faydalar yok olur." Dolayısıyla egzersiz/spor bizim hayatımızın ancak bir parçası olursa bize fayda sağlayabilir. Bir adet BigMac 480 kalori (kcal) ve bunu yakmak için kendi kiloma göre hesapladım, 6 km falan koşmam gerekiyor. Şaka mı yapıyorsunuz?

Bu kadar şey anlattın da nasıl idealime döneceğimi söylemedin diyenler için yardımcı olabilecek bir yazıyı yakın zamanda yazacağım. Genel olarak vücudun işleyişini anlatmaya çalışmak gibi bir hedefim var. 

Eğer hedefinizde sağlıklı olmak için kilo kontrolü yapmak varsa, harika. Sadece kilo kaybetme amaçlı bir şey hayal ediyorsanız, tek tavsiyem; uzunca bir süre sadece su için. :) Gerçi böyle bir şey hedeflemeden bir daha düşünün derim.

Düşüncelerimde özel olarak bir değişim olmazsa direk olarak beslenmeyle ilgili çok fazla şey söylemek veya yazı yazmak istemiyorum. Zira benim inandığım bazı düşünceler bir başkasına aynı derecede mantıklı gelmeyeceği için bu konular oldukça sıkıntı verebilecek konulardır. Sonra "vay sen bizim ekmeğimizle nasıl oynarsın" diye kafama fırıncılar federasyonundan kürek yemek istemem. :) 

Yakın gelecekte kilo kontrolü ve sağlıklı yaşamla ilgili annemin yolculuğunu röportaj tadında paylaşacağım. 

Görüşmek üzere.

Gönderen Unknown

31 Ocak 2013 Perşembe

Türklerin yüzde 70′inde görülen hastalık!

Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Diş Birimi Sorumlusu Diş Hekimi Hasan Kaçaroğlu, diş eti hastalıklarının Türk halkının yüzde 70′inde görüldüğünü belirterek, bakteri plaklarının çürükler ve dişeti iltihaplarının en…
Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Diş Birimi Sorumlusu Diş Hekimi Hasan Kaçaroğlu, diş eti hastalıklarının Türk halkının yüzde 70′inde görüldüğünü belirterek, bakteri plaklarının çürükler ve dişeti iltihaplarının en önemli etkeni olduğunu kaydetti.
Ağız sağlığına ve hijyenine gerekli özen gösterilmediği için nüfusun büyük bir bölümünde diş eti hastalıklarının görüldüğünü ifade eden Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Diş Birimi Sorumlusu Hasan Kaçaroğlu, düzgün temizlenmediği zaman gıda artıklarının dişler arasında ve yüzeylerinde biriktiğini vurgulayarak, üç gün içerisinde bu artıkların bakteri ürettiğini söyledi. Ayrıca tükürükte bulunan kalsiyumun artıkların üzerine çökeldiğini ve böylelikle tekrarlanan siklus diş taşı oluşumu başladığını belirten Kaçaroğlu, “Bunlar aslında bakteri kolonileridir. Bu bakteriler gıdalardaki şekerle birleştiklerinde asit üretirler, bunlar da diş çürüklerine, aynı zamanda dişleri çevreleyen dokularda yıkımlara neden olur. Daha ileri safhalarda çekim kaçınılmaz olabilir” diye konuştu.
Diş eti hastalıklarının ilk belirtisinin kanamalar olduğunu aktaran Kaçaroğlu, buna diş etlerinde şişmeler, kızarıklık, çekilmeler gibi belirtilerin de eşlik ettiğini bildirdi. Yapılan araştırmalara göre yüzde 30 oranında genetik etkenlerin diş eti hastalıklarında önemli bir yere sahip olduğunu hatırlatan Kaçaroğlu, sigara kullanımı, bazı ilaçlar (doğum kontrol hapları, epilepsi, kalp ilaçları gibi), vücuttaki hormonal değişiklikler (hamilelik-menapoz), stres, diş sıkmak ya da diş gıcırdatmak, diyabet, kötü beslenme gibi faktörlerin diş eti sağlığını olumsuz yönde etkilediğini belirtti.
Diş eti kanamalarının aynı zamanda kan hastalıklarının da habercisi olabileceğine dikkat çeken Kaçaroğlu, özellikle lösemi hastalarının altı ayda bir kez diş hekimine gitmesi gerektiğini kaydetti. Kaçaroğlu, “Vatandaşlarımızın kendi imkanları dahilinde sert gıda (elma-havuç-ayva) tüketimlerini arttırmaları, günlük diş bakımlarını diş fırçasıyla, diş ipliğiyle yapmaları uzun vadede diş eti hastalıklarından uzak kalmalarını ve sağlıklı beslenmelerini sağlayacaktır” ifadelerini kullandı.


Gönderen Unknown

18 Ocak 2013 Cuma

Ağız ve Diş Sağlığı Hakkında Bilinmesi Gerekenler
Doğumla başlayıp ölümle son bulan yaşamımız boyunca bizlere eşlik edecek olan dişlerimiz hakkında ağız ve diş sağlığının önemini iyice kavramış olmamızdan geçiyor. Şöyleki yeterli özeni göstermediğimiz takdirde ağız yani diş sağlığımız bozulmaya başlayacakileriki yaşlarda bizler için sıkıntılı günlerin başlamasına sebep olacaktır.

Bunun için ağız ve diş sağlığı, diş ve diş eti hastalıkları ülkemizde ve dünyada en önemli sağlık sorunları arasındadır. Ancak hayatı doğrudan tehdit etmediği için gereken önem verilmemektedir.



Ağız sindirim kanalının girişidir. Ağızdaki olumsuzluklar diş sağlığının bozulmasına, sindirimin olumsuz etkilenmesine yol açar. Ağızla aldığımız yiyecekler çiğnenip, tükürükle karıştırılarak yutulmaya ve sindirime hazır hale getirilirler. Ağız aynı zamanda konuşmaya yardım eder. Tat alma organı olan dilin; çiğneme, yutma, konuşma gibi çok önemli yan görevleri de bulunmaktadır.

Dişlerin besinlerin parçalanması, öğütülmesi görevlerinin yanı sıra konuşmada ve görünümümüzde önemli etkileri vardır. Dişleri eksilmiş kişilerin bazı sesleri çıkarabilmeleri zorlaşır, çiğnemede ve/veya ısırmada da zorluk olur. Dişlerin gelişim süreci içerisinde ilk çıkan süt dişleri, daha sonra yerlerini  kalıcı dişlere bırakır.

Ağız ve diş sağlığında en önemli iki hastalık diş çürükleri ve diş eti iltihaplanmalarıdır. Diş eti hastalıkları kimi zaman diş yuvasının bulunduğu çene kemiğinin erimesine kadar ilerleyen bir etki yapabilir. Diş sağlığının bozulması vücuttaki diğer organları da etkileyebilir. Dişler neredeyse bütün sistemleri olumsuz etkileyen sürekli enfeksiyon odağı haline gelebilir ve  kalp, böbrek, eklemler vb. yapılarda önemli sağlık sorunlarına yol açabilen enfeksiyonlara kaynaklık edebilir.

Ağızda ve dişlerde yapısal ve işlevsel herhangi bir bozukluğun olmaması, ağız ve dişlerin görevlerini tam olarak yapabilmeleri durumu “ağız ve diş sağlığı”nın varlığını gösterir.


Gönderen Unknown
Diş Eti Hastalıkları, Diş Minesi
Dişin yapısı gereği bir toprak gibi onu saran ve ona besin sağlayan, diş köklerine yataklık eden bir tabaka ile kaplıdır diş eti olarak bildiğimiz bı kısımda diş eti hastalıkları görülmektedir.

Dişin diş eti dışında görünen bölümü diş minesi denilen sert bir tabaka ile kaplanmıştır. Bunun altında daha yumuşak bir yapı vardır. En içte ise diş özü vardır. Burada bol miktarda damar ve sinir bulunur. Diş gövdesi diş etine ve onun altındaki kemiğe girdiği bölümde daralır. Bu bölüme dişin boyun bölümü denir. Çene kemiği içinde kalan bölümüne ise dişin kök bölümü adı verilir. Diş kökü diş yuvasında çene kemiğine özel doku uzantıları ile sıkıca bağlanmıştır. Diş eti hastalıkları, diş çürükleri ağız kokusuna neden olabilir. Ağız kokusu olduğunda nedeni araştırılmalıdır.



Diş eti hastalıkları en önemli diş sağlığı sorunları arasındadır. Ağız hijyeninin bozukluğu ile yakından ilişkilidir. Başlangıç döneminden itibaren diş etleri kolay kanar. Diş eti kanamalarında diş hekimi muayenesi zorunludur. Diş etleri, diş yuvaları ve ağız tabanındaki iltihaplanmalar genel olarak diş eti hastalığı olarak bilinmektedir. Diş üzerindeki plaklar bunun en önemli nedenidir. Tedavi edilmeyen diş eti iltihapları çene kemiğinin de iltihaplanmasına ve zarar görmesine yol açabilir.

Diş çürüğü, diş eti hastalıkları, sinüzit, bademcik iltihabı, solunum sistemi hastalıkları, sindirim sorunları, ağız bakım yetersizliği ağız kokusuna neden olabilir. Bu hal, sosyal ilişkileri de etkiler. Bazı metabolizma hastalıkları da ağızda kendine özgü kokular yapabilir.



Gönderen Unknown

28 Aralık 2012 Cuma

Fast- Food Yemeklerdeki Büyük Tehlike
Bu kez yemeğin içinde değil dışında...

Fast food’dan uzak durmak için bir neden daha çıktı! Kanada’da bulunan Toronto Üniversitesi uzmanları, hamburger, patates kızartması gibi yiyeceklerin yağının sızmasını önlemek için fast food ambalajlarının yapımında kullanılan “perfluoroalkil” adlı kimyasalın gıdalara da bulaştığını tespit etti.

Tiroidden tümöre, yüksek kolestrolden kansere kadar bir çok sağlık sorununa neden olduğu belirtilen bu kimyasallar insan sağlığını ciddi şekilde tehdit ediyor. Araştırmayı yürüten ekibin başında bulunan Scoot Mabury, bugüne dek bu kimyasallarla ilgili hiçbir tedbirin alınmadığını söyledi. Milliyet'in haberine göre, Mabury “Bu kimyasallar ambalajdan yiyeceğe geçmez, vücutta tutulmaz ve vücut bunları işlemez zannediliyordu.

Ancak bu görüşün hatalı olduğu ortaya çıktı” dedi. Araştırmada tehlikeli kimyasalların fast food tüketen kişilerin kan ve idrar örneklerinde bulunduğu kanıtlandı. Uzmanlar söz konusu kimyasalların özellikle cinsiyet hormonlarına olan negatif etkisi nedeniyle doğurganlığı olumsuz etkilediğini belirtiyor.
Kaynak: Haberturk

Gönderen Unknown

4 Aralık 2012 Salı

Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde 14 Kasım Dünya Diabet Günü nedeni ile 14 Kasım’da ‘‘Haydi Diabeti Birlikte Yenelim’’ etkinliği gerçekleşiyor.

Diyabetle ilgilenen herkesin davet edildiği etkinlik Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nin Dekanlık Konferans Salonu’nda 09:00-13:00 saatleri arasında düzenleniyor. Prof.Dr.Ertuğrul TAŞAN’ın önderliği ile gerçekleşecek etkinlikte diabetle yaşam ve diabet hastalığına karşı toplum bilinci oluşturulması amaçlanıyor.Etkinlik kapsamında diyabet ve diabetle yaşam ilgili temel konulara değinilecek olup,diabet hastalarının muzdarip olduğu Diabet ayak yaraları ve yeni tedavi yöntemleri hakkında bilgiler verilecektir. Ayrıca etkinliğe destek veren bazı firmalar tarafından katılımcılara ücretsiz şeker ,tansiyon ve kolestrol ölçümü yapılacak bunun yanında diabetik tatlı,diabet hastalarına özel ekmekler, broşürler, tatlı tarifleri kitapçığı ve Yetişkin ve Çocuk Diabetik hastalar için ‘‘Diabeti Öğreniyorum DVD seti ‘’dağıtılacaktır.

14 Kasım Pazartesi günü saat 9.00’da başlayacak ve 13.00’e kadar sürecek olan ‘‘Haydi Diabeti Birlikte Yenelim’’ organizasyonunda, Prof.Dr. Ertuğrul TAŞAN tarafından Diabetin Tanımı, Sıklığı ve Tarihçesi, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Uzm. Dr. Mahmut Muzaffer İLHAN Diabetin Tanısı, Diabet Tipleri Belirtileri ve Bulguları, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Sağlık Bilim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ahmet BELCE tarafından Diabette Laboratuar Ölçümleri, Endokrin ve Endokrin ve Diabet Hemşiresi Özlem CERİT tarafından Diabette Evde Şeker Ölçümü ve Takibi, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hemşirelik Bölüm Başkanı Doç. Dr. Nesrin REİS tarafından Diabet ve Gebelik, Endokrin ve Diabet Uzman Hemşire Ayşe YAVUZ Diabette İnsülin Uygulamaları, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Uzm. Dr. Mahmut Muzaffer İLHAN tarafından Hipoglisemi ve Diabetin komplikasyonları, Beslenme ve Diyet Uzmanı Nazlı ACAR tarafından Diabetliyim Nasıl Beslenmeliyim?, Endokrin ve Diabet Uzman Hemşire Ayşe YAVUZ tarafından Diabette Öz Bakım ve Ayak Bakımı hakkında bilgiler veriliyor.

Diabet hakkında farkındalık yaratmak için etkinliğe diyabetli yetişkinler, çocuklar ve aileleri,diyabetle uğraşan sağlık çalışanları ile tüm halk davet ediliyor.Haydi 14 Kasım’da Diabeti Birlikte Yenelim !

Gönderen Unknown
Halk arasında Gizli şeker olarak isimlendirilen durum, normal glukoz dengesi ile diyabet arasındaki metabolik durumu ifade etmektedir. Normalde açlık plazma şekerinin 110 mg/dl altında olması gerekmektedir. İşte açlık plazma şekerinin 110 mg/dl den yüksek, fakat 140 mg/dlden düşük ( yeni kriterlere göre 126 mg/dlden düşük) olması Bozuk glukoz Toleransı olarak tanımlanmaktadır. Benzer şekilde Şeker Yükleme Testi yapılan kişilerde 2. saatdeki plazma glukoz düzeyininin 140 mg/dlden yüksek, fakat 200 mg/dlden düşük olması da Bozuk glukoz Toleransı olarak isimlendirilmektedir. Bu durumdaki kişilerin gün boyu kan şekerleri normaldir ve diyabetin klasik bulguları görülmez. Bununla birlikte bu kişiler Tip 2 Diyabet için en riskli gurupta oldukları için hayat biçimlerini yeniden düzenlemeleri gereklidir.

Türkiyede 2 milyon 600 bin şeker ve 2 milyon 400 bin de gizli şeker hastasının bulunduğunu belirtilen Türk Sağlık-Sen Genel Başkanı Önder Kahveci, gerekli tedbirlerin alınmaması durumunda 2030 yılında bu sayının yüzde 50 oranında artmasından endişe edildiğini duyurdu. Konuyla ilgili olarak uzun süreden beri bir çalışma içinde olduklarını dile getiren Kahveci, tedbir alınmazsa dünyada 10 yıl içinde 388 milyon kişinin diyabetten hayatını kaybedeceğini vurguladı.

Metropol hastalığı

Önder Kahveci, Türkiye Diyabet Epidemioloji çalışması sonuçlarına göre Türkiyede 2 milyon 600 bin şeker ve 2 milyon 400 bin gizli şeker hastası bulunduğunun altını çizdi. Türkiyenin bilinen diyabet sıklık oranın yüzde 7.2 olduğunu kaydeden Kahveci, Türkiyede 20 yaş üstü bireylerde yüzde 6.9 oranında da gizli diyabet olduğunu ve bunların hiçbirisinin diyabetli olduğunu bilmediğini açıkladı. Kahveci, Bu rakamların özellikle İstanbul ve diğer büyük şehirlerde çok daha fazla olduğunu özellikle belirtmeliyim. Nitekim İstanbulda yüzde 9ları aşan bir rakam var diye konuştu.

İnsülin hormonu

Şeker hastalığı (ya da tıptaki adıyla Diabetes Mellitus), vücudumuzda insülin hormonunun hiç üretilememesine, vücudun ihtiyacını karşılayacak kadar üretilememesine, ya da üretilen insülinin yeterince etki gösterememesine bağlı olarak ortaya çıkıyor. Yani hastanın yeterince insülün üretememesi kandaki glukoz oranlarının aşırı yükselmesine sebep oluyor. Bu da başta damarlar, sinirler ve böbrekler olmak üzere vücuttaki birçok sistemin zarar görmesine yol açıyor. Sebeplerine göre bir çok diyabet tipi olmakla birlikte, vakaların çok büyük bir kısmı Tip 1 ve Tip 2 Diyabet vakaları olarak görülüyor. Tip 1 Diyabet daha çok çocuklarda ve genç erişkinlerde görülüyor. Tip 1 Diyabet, pankreasta bulunan ve insülin üreten beta hücrelerinin zedelenmesi ile oluşuyor. Hastalar, bir insülin yetersizliği olduğundan ömür boyu insülin hormonunu dışardan (enjeksiyon yoluyla) almak zorunda kalıyorlar. Bu sebeple Tip 1 Diyabet İnsüline Bağımlı Diyabet olarak da isimlendiriliyor. Genel olarak toplumdaki diyabet vakalarının yüzde 10unu Tip 1 Diyabet vakaları oluşturuyor. Çocukluk çağında Tip 1 Diyabet sıklığı ülkeler (bölgeler) arasında farklılık göstermekte ve her yıl 15 yaş altındaki 100 bin çocuktan 1-42sinde diyabet gelişiyor.

Obezler risk altında

Tip 2 Diyabet ise sıklıkla erişkinlerde ve obes (şişman) kişilerde görülüyor.Tip 2 Diyabetli hastalarda insülin salgılanmasındaki yetersizlikten çok dokulardaki insülin reseptörlerindeki rezistans (direnç) sonucunda glukoz metabolizması bozuluyor. Tip 2 diyabetin kuvvetli bir genetik yatkınlık zemininde geliştiği bilinmekle birlikte, genetik mekanizmalar tam olarak henüz aydınlatılamadı. Tip 2 Diyabetliler hastalıklarının başlangıcında ve genelde uzun süre insüline ihtiyaç duymadan hayatlarını sürdürebiliyorlar. Bu sebeple Tip 2 Diyabet İnsüline Bağımlı Olmayan Diyabet olarak da isimlendiriliyor. Genel olarak erişkin nüfusta yüzde 4-8 oranında Tip 2 Diyabet görülüyor.

Diyabet misiniz?

Diyabet tanısı, çeşitli uluslararası kuruluşların koyduğu aşağıdaki ölçütlere göre konmaktadır:

Klasik diyabet bulguları olan bir kişide herhangi bir zamanda ölçülen plazma glukoz düzeyinin 200 mg/dl den yüksek olması.

En az 8 saatlik aç (kalori almayan) bir kişide plazma şekerinin 140 mg/dl den yüksek olması. Yakın zamanda Amerikan Diyabet Birliği Açlık Kan Şekeri sınırını 126 mg/dl olarak belirlemiştir.

Şeker yükleme testinde (OGTT) 2. Saatdeki plazma glukoz düzeyinin 200 mg/dl den yüksek olması.

Belirtileri

Diyabete bağlı klinik bulgular vücuttaki karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasının bozulmasına bağlıdır. İnsülin eksikliği ve/veya insülin direnci sebebiyle hücrelere giremeyen glukoz belli bir serum düzeyini (180mg/dl) aştığında idrarla atılmaya başlar. Böbreklerden atılan glukoz beraberinde sıvı atılımını da arttırır ve sonuçta çok ve sık idrar yapma (Poliüri) olur. Vücut, Poliüri ile olan sıvı kaybını karşılamak için çok su içilir ve bu da Polidisi olarak isimlendirilir. Organizma, enerji kaynağı olarak glukozu kullanamayınca bir taraftan iştah artması yaşar, diğer taraftan yedek enerji depoları olan yağlar ve proteinleri yakmaya başlar. Bunun sonucunda da iştah artmasına rağmen kilo kaybı yaşanır. Bu klasik bulguların dışında diyabet hastalarında çabuk yorulma, görme bulanıklığı, sık deri infeksiyonu gibi bulgular görülür.
Gönderen Unknown

3 Aralık 2012 Pazartesi

Dünya Sağlık Örgütü, bulaşıcı hastalıkların tarihde görülmedik ölçüde hızlı yayıldıklarını bildirdi. Örgüt yıllık raporunda, dünyada korku veren hızda yeni hastalıklar ortaya çıktığını bildirdi.

"Daha Güvenli Bir Gelecek" adlı raporda 1967 den bu yana hastalığa sebep olan 32 yeni mikrop ya da virüsün bulunduğu belirtiliyor.

HIV / AIDS, Ebola, Marburg, SARS bu noktada örnek verilen virüsler arasında.

Dünya Sağlık Örgütü ne göre yılda 2 milyardan fazla kişi uçakla seyahat ettiğinden, "bulaşıcı hastalık sadece bir uçak uzakta olabilir".

Örgüte göre, dünyanın giderek birbirine daha da bağlandığı bir dönemde, hastalıkların yayılmasıyla mücadele etmenin yolunun işbirliği ve şeffaflıktan geçiyor.

Dünya Sağlık Örgütü raporda ülkelerden, salgın hastalıkları gizlememeleri, virüs örnekleriyle tedavi yöntemlerini paylaşmalarını istedi.

Raporda, dayanışma sağlanmaması halinde, büyük bir salgın hastalığın yıkıcı sonuçları olabileceği uyarısında da bulunuluyor.

Dünya Sağlık Örgütü bu noktada küresel ekonomi ve siyasi istikrarın da tehdit altında olduğuna dikkat çekiyor.
Gönderen Unknown

1 Aralık 2012 Cumartesi

Yapılan bir araştırma, ideal uyku saati olan yedi ila sekiz saat uyumayan insanlarda diyabete bağlı kan şekeri anormalliğinin ortaya çıkması ihtimalinin iki buçuk kat daha fazla olduğunu ortaya koydu.

Bu optimum süreden daha az ya da daha uzun süre uyuyanlarda, diyabet riskinin daha fazla olduğu belirtiliyor.

Altı yıl boyunca 276 gönüllü üzerinde çalışan araştırmacılar, buna neyin neden olduğunu bilmiyorlar.

Sleep Medicine dergisinde yayınlanan araştırma bulguları, yetişkinlerin yaygın hastalıklardan korunması ve erken ölümlerin önlenmesi için gece 7-8 saatlik uykunun ideal olduğunu ortaya koyuyor.

Uzmanlar, önceki çalışmalarda uyku alışkanlıkları ile obezite, kalp ve damar hastalıkları ve ölüm oranları ile bağlantılı olduğunun belirlendiğini kaydediyor.

Araştırmacı Angelo Tremblay, "Bu çalışma uyku ve obezite ilişkisi üzerine olan önceki çalışmalarımızın devamı" diyor.

Araştırmalar, modern dünyanın koşullarında insanların ideal olan miktarda uyumadıklarını ortaya çıkarmıştır.

Gönderen Unknown
Kan basıncının düşük olması nadir olarak görülen bir durumdur. Genel olarak sağlık açısından her hangi bir tehlikesi yoktur; dahası tansiyonu düşük insanların daha uzun yaşasığını ve kalp ve böbrek hastalıklarına daha az yakalandıklarına dair bulgular mevcuttur. Bununla birlikte, bazı araştırmacılar tarafından sikulatuvar asteni (dolaşım zayıflığı denebilir) denilen bir hastalık tanımlamışlar ve bunun tedavisine yönelik oalrak, kan basıncını yükselten ilaç geliştirmişlerdir.

Tansiyon düşüklüğü olanlarda ani kalkışlar sırasında; hafif bir başağrısı ve zihin bulanuklığı olabilir. Bunu engellemenin en iyi yolu pozisyon değiştirirken dikkatli olmaktır.

Sürekli yorgunluk ve halsizlik hissedenlerin bazılarında sinirsel kaynaklı tansiyon düşüklüğü olduğu ileri sürülmektedir. Bu kişilerde uzun süre ayakta durmaya, egzersize veya sıcak ortamlarda uzun süre kalmaya bağlı olarak ani tansiyon düşmeleri meydana gelmektedir. Johns Hopkins Universitesinde gerçekleştirilen bir çalışmada, bu tür rahatsızlığı olanlara bol-tuzlu diyet ve kan basıncını yükselten ilaç vermeyi müteakip hastaların %75 inde, yorgunluk şikayetlerinin ortadan kalktığı gözlenmiştir.

Benzer bir durum yaşlılarda da meydana gelebilir. Yaşlılarda özellikle yemeklerden sonra kanın sindirim organlarına hücum etmesine bağlı olarak, bir halsizlik hissedilebilir. Bu duruma yemek-sonrası tansiyon düşüklüğü adı verilir ve genellikle tansiyonu yüksek olan hastalarda gözlenir. Bu kişilerde asıl problem, kan basıncının yüksekliğinden dolayı, göreceli olarak dolaşımda azalmış olan kanın hayati organlardan olan beyne pompalanmasının azalmaya uğramasıdır. Eğer böyle bir probleminiz varsa, günde en az 6 bardak su içerek damar içinde dolaşan kan miktarını arttırın ve yemeklerden sonra az bir miktar yürüyün.

Kan basıncı düşük olan yaşlılarda ölüm oranının daha fazla olduğunu iddia eden araştırmacılar bulunmakla birlikte, sorunun kanbasıncından kaynaklanmadığını öne sürenler de vardır; bunlara göre sorun kalpten kaynaklanmaktadır ve tedavi edilebilmektedir.


Gönderen Unknown
Amerikan Kozmetik Cerrahi Derneği doktorları ve hastaları uyararak saç çıkartan şampuanları kullanırken aynen bebeklerde olduğu gibi sadece başın yıkanmasını, yıkama işleminde şampuanın vücuda gelmemesine dikkat edilmesini önerdi.

Bu bilgi ve uyarının gönderilme sebebi saç çıkartan şampuanların uygulama esnasında, bilhassa da durulanırken yüzünüze ve vücudunuza temas etmeleri halinde kıllanmaya sebep olduğu vakaların tespit edilmesi ve bu vakaların artmasıdır. Amerika’da saç çıkartıcı şampuan kullanan hastalarda yüz kıllanmasında çok fazla bir artma gözlenmiştir.

Saç çıkartan bir şampuan kullanıyorsanız saçların durulanma suyunun bile vücutla temas etmemesi konusunda hassas olunmasını tavsiye eden Amerikalı doktorlar ya başın berberlerde olduğu gibi arkaya doğru ya da daha rahat etmek için duş esnasında öne doğru eğilerek yıkanmasının yan etkilerden korunmak için yeterli olacağını söylüyorlar.

Amerika'da bu konuda yakın zamanda çalışmalar yapan Dr. Ziya Şaylan’a göre bu saç çıkartıcı şampuanlar mevcut incelmiş saçlarda %45 oranında başarı sağlamalarına rağmen saç dökülmeleri (kellikleri) 2 seneden fazla olanlarda başarılı olmamaktadırlar. Bu hastalarda saç kökleri artık tedaviye cevap veremeyecek kadar zayıflamışlardır.

En son bulgulara göre erkeklerde, sanıldığını gibi erkeklik hormonu fazlalığının saç dökülmesi ile bir ilgisi yoktur. Saç dibinde bulunan bir enzim (DHT) hatalı ise o zaman testesteron seviyesi az bile olsa saçlar dökülmektedir. Geçtiğimiz yüzyılda köselerin saçlarının dökülmemesi erkeklik hormonu eksikliğine bağlanmış ama günümüz bulgularıyla bu hipotez çürütülmüştür.

Uzmanların önerdiği yöntemler arasında kafa derisine masaj yapılarak kan dolaşımının arttırılması saçlarınızı kuvvetlendirdiği bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Ayrıca saçın ömrünü kısaltan boya, jöle gibi kimyasal maddelerden kaçınmak da yine doktorların tavsiyeleri arasındadır.
Gönderen Unknown
Sık sık saç taramanın kellik riskini artırdığı bildirildi.

İsrailli bir cildiye uzmanının yaptığı araştırma, çok sık taramanın saç derisini güçlendirmek yerine saç dökülmesine yol açabildiğini ortaya koydu. Araştırma kapsamında 14 kadın, haftalar boyu her gün tarama sırasında dökülen saç tellerini saydı. Sonuçta, saçın ne kadar fazla taranırsa o kadar fazla döküldüğü ortaya çıktı.

Haaretz gazetesinde yayımlanan araştırmanın sorumlusu Kudüs'teki İbrani Üniversitesinde görevli doktor Alexandre Kirdman, günde iki defa saç tarayan kadınların, günde bir defa saç tarayan kadınlara oranla üç kat fazla saç kaybettiklerini belirtti.

Kirdman, "Sonuç beni şaşırttı, çünkü tıp çevrelerinde tarak kullanımının saç derisindeki kan dolaşımını iyileştirdiği ve saç kaybını azalttığı kabul ediliyordu" dedi.
Gönderen Unknown


Güzelliğin ve yüz ifadesinin en önemli unsurlarından biri olan gözler, yaşın ilerlemesiyle birlikte deforme olabiliyor. Göz kapaklarında düşme ve gözaltı torbaları en güzel gözlere bile gölge düşürüyor ama basit estetik müdahalelerle yıllara meydan okuyan canlı ve sağlıklı bakışlara sahip olabilirsiniz. Estetik ve Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Erol Kışlaoğlu, göz çevresi estetiği hakkında merak edilenleri anlatıyor…


Göz çevresi sorunlarının lokal anestezi ile acısız ve çok kısa sürede düzeltilebileceğini söyleyen Prof. Dr. Kışlaoğlu ‘’Göz kapağı yaşlanmaya bağlı olarak ya da kalıtsal nedenlerle çok genç yaşlarda da torbalanabilir. Bazen de göz kapağı derisinde torbalanma olmadan sadece sarkma ya da gevşeme görülebilir. Tüm bunlar kişiyi yorgun ve yaşlı gösterir. Bu durumun estetik görünüm bozukluğuna neden olması yanında, sarkık haldeki üst göz kapaklarının gözün önünü kapatması kişinin görmesini de engelleyebilir’’ dedi.

Göz Kapağı Ameliyatı Nasıl Yapılır?

‘’Göz kapağı estetiği ameliyatı ya da blefaroplasti, göz kapaklarına uygulanan estetik cerrahi girişimdir. Alt ve üst göz kapaklarından fazla sarkma ve torbalanmaya neden olan deri fazlalıkları çıkarılır ancak çıkarılan doku miktarlarının çok iyi planlanması gerekir’’ diyen Prof. Kışlaoğlu, operasyon sırasında yapılanları şöyle açıkladı; ‘’Estetik göz kapağı ameliyatı ile fazla deri alınır ve ayrıca fıtıklaşmış yağ dokusu önündeki zar kuvvetlendirilir. Bu şekilde hem güzel bir görünüm elde edilir hem de kişinin rahat görmesi sağlanmış olur. Göz kapağı estetiği lokal anestezi ile yapılır ancak hastanın talebine göre veya başka işlemler de yapılacaksa genel anestezi altında da yapılabilir. Hastanın mevcut şikâyetlerine göre sadece üst veya alt kapaklar ya da her ikisi de aynı anda ameliyat edilebilir. Ameliyat ortalama 1–1,5 saat sürer’’

Operasyon Sonrası İz Kalıyor mu?

Üst göz kapağı için kesi göz kapağının katlanma yerinden yapılır. Üst göz kapağında gizli bir dikiş ve alt göz kapağında kirpik dibinde kendiliğinden kaybolan dikişler vardır. Bu nedenle iz görünmez. Ayrıca göz kapakları insan derisinde en az iz bırakan bölgelerdendir. Ameliyat sonrası ödem oluşumunu önlemek için göz 1 saat kapalı tutulur. Hasta hemen evine dönebilir. Herhangi bir sargı ya da pansuman söz konusu değildir. Hasta iki gün sonra banyo yapabilir, doğal ihtiyaçlarını rahatlıkla giderebilir. Dört gün sonra üst göz kapağındaki dikiş alınır. Bu süre zarfında hasta güneş gözlüğü takarak günlük hayatına devam edebilir. Bu operasyon tek başına uygulanırken kaş kaldırma ve yüz germe operasyonları ile kombine edilebilir.

Yeni Göz Kapağı Şeklini Ne Kadar Korur?

Genellikle bu operasyonlar iyi sonuç verir ve revizyon (yeniden cerrahi girişim) nadiren gerekli görülür. Göz kapaklarının yeni şekli, yerçekimi dolayısıyla bazen 5–10 yıl bazen de ömür boyu dayanır.



Prof. Dr. Erol Kışlaoğlu

Estetik ve Plastik Cerrahi Uzmanı


Sponsor Reklam


Gönderen Unknown
Güneş ışınlarının etkisi ile oluşan pigment artışı ciltte geniş leke görüntüleri oluşturur. Ayrıca sivilce izleri,hamilelik,aşırı antibiyotik kullanma,yanlış kozmetik ürünleri gibi sebepler ciltte lekelerin oluşmasına neden olmaktadır.

Bitkisel ürünlerle ise lekeler, çeşitli yöntemlerle bir süre içersinde kalıcı sonuçlara ulaşıyor. Aynı zamanda bu bitkisel ürünler uygulanırken ciltte herhangi bir tahriş veya kızarıklık yapmaması avantajdır.3 ay düzenli uygulanan bitkisel peelinglerle ciltte yeniden yapılanma ve lekelerin büyük ölçüde açıldığı gözlemlenir. Kimi lekeler ,sivilce izleri ve benzeri tarzındaki sorunların halledilmesi için üst derinin bir tabaka temizlenmesi zorunludur. Peeling adını verdiğimiz cilt soyma işlemini bitkilerle uygularken kesinlikle cilde aşırı bir uygulama yapılmamalıdır. Cilt yapısına uygun bitkisel kürlerle bu işlem uygulanmalıdır.

Yağlı Ciltler İçin

Öncelikle cilt bitkisel bir temizle jeli ile temizlenmeli,arkasından ince bir tabaka kayısı yağı sürülmelidir. Birer avuç kekik,papatya,limon ve biberiye bitkileri,1/2 Lt. Gülsuyunda,1 taşım kaynatılarak süzülür. Daha sonra 2 avuç yeşil kilin içerisine süzülen bitki ekstresi ile katı bir bulamaç ile oluşturulur.1 kahve kaşığı adaçayı esansı ilave edilir. Hazırlanan bu karışım ile 4 hafta ,haftada bir olmak üzere uygulanır. Bu uygulama sonra bitkisel tonik ve nemlendiricisi sürülmelidir.

Kuru Ciltler İçin

Cilt yapısına uygun bir temizleme sütü ile cilt temizlenmelidir. Arkasından göz altı hariç,tüm cilde avokado veya jojoba yağı sürülüp emilimi beklenmelidir. Birer avuç at kuyruğu,mücver çiçeği,bir parça avakado meyvesi,papatya ve hatmi bitkileri ½ Lt. Gülsuyunda 1 taşım kaynatılarak süzülür. hazırlanan bitki ekstresi,2 avuç toz yosun veya soya unu ile bulamaç yapılarak,içerisine 1 tatlı kaşığı arı sütü ilave edilmelidir. Haftada 1 gün olmak üzere 4 hafta boyunca bu maske uygulaması yapılmalı,daha sonra bitkisel bir onarıcı ürün sürülmelidir.
Gönderen Unknown


Kışın soğuk günleri hızla yaklaşıyor. Güneş, kum, deniz, tatil derken aynalardan epey uzak kaldınız. Yaz günlerinde yaşadığınız rehavetin ardından hem kendinizi hem de cildiğinizi kış aylarının zorlu koşullarına hazırlamaya başlamanın tam vakti.

Hazırlıklara öncelikle evde yapabileceğiniz rutin bakım uygulamalarıyla başlayın. İşte size Estetik Medikal Hekimi, Estetik Koçu ve Beslenme Danışmanı Alp Mamak’tan cilt bakımıyla ilgili öneriler ve minik sırlar...

Cilt bakımının temelinde, cildinizi tanımanız yatıyor. Cildiniz o anda yağlı, normal, karma cilt tipi olabilir veya kuru, hassas ve güneşten etkilenmiş olabilir. Unutmayın ki cilt tipiniz değişkenlik gösterebilir ya da mevsimsel etkilerle aynı zamanda hem kuru hem de güneşten zarar görmüş olabilir. Bu konuda yanılmamak için en iyisi bir doktordan yardım almak; böylelikle hem cildinizi tanımış olur hem de doğru ürünleri seçerek doğru bakımı yapabilirsiniz. Cildinizi tanıdıktan sonra sıra geldi bakım aşamalarına... Cildinizi kışa hazırlayacak temel cilt bakımı “temizlik”, “soyma”, “nemlendirme” ve “güneşten koruma” olmak üzere dört basamaktan oluşuyor.

Temizlik (Kirden arındırma) : Sürekli makyaj, hava kirliliği, rüzgarın getirdiği toz tanecikleri veya bulunduğunuz ortamdaki havalandırma sistemi nedeniyle yoğun kirlenmeye maruz kalan cildiniz için temizlik çok önemli. Krem ve jel tarzı yüz temizleyiciler iyi bir seçim olacaktır. Eğer cildiniz çok yağlı ve akneye yatkın değilse sabun tarzı temizleyicilere yönelmeyin, çünkü cildinizi aşırı kurutabilirsiniz. Suyla temizlemeye gerek bırakmadan sür-sil tarzı kremler olsa da porları düzenlemesi ve cildi kirden tam arındırması için mutlaka yıkama içeren bir ürünü tercih etmeniz yerinde olur. Yüz yıkarken ılık su kullanmak da yine önemli bir nokta, asla sıcak veya soğuk su kullanmayın. Eğer size hissettirdiği ferahlığı seviyorsanız tonikleri de cilt bakımında kullanabilirsiniz. Cilt ve makyaj temizleme toniği olarak gülsuyu kullanabilirsiniz, gözeneklerinizin daha iyi göründüğünü farkedeceksiniz.

Soyma (Derinlemesine Temizlik) : Derinlemesine temizlik, haftalık cilt bakımınızda yer alması gereken işlemlerden biri. Erkeklerde cilt sarkmasının ve lekelerin daha az olmasının yanısıra ciltlerinin de daha nemli kalmasının en önemli nedenlerinden biri her gün traş olarak bir anlamda cilt soyma işlemi yapıyor olmaları. Sizin de haftalık olarak yapacağınız soyma işlemi uzun vadede cildinizin daha nemli ve parlak olmasını sağlar, yaşlanma sürecini hücreleri yenileme yönünde uyararak geciktirir. Retinoic asit türevleri, kimyasal peeling ve mikrodermabrazyon gibi bir çok yolla soyma uygulamaları yapabilirsiniz. Haftada bir uygulama ile cildinizde gerçek bir fark yarattığınızı göreceksiniz. Cilt yüzeyinizdeki ölü hücreler temizlenecek ve çok daha canlı bir görüntü elde edeceksiniz.

En kolay uygulayabileceğiniz yöntem mikrodermabrasyon. İnce granüller içeren jeller ve kremler iyi bir seçim olacaktır. İnce granüller içeren jeller ve kremleri tercih etmenizde yarar var, çünkü büyük granüller ciltte yırtılmalara neden olabilir. Ayda bir kez doktorunuza uğrayarak uygulatabileceğiniz kimyasal peelingler yaklaşık beş yaş daha gençleşmenizi sağlayabilir. Ayrıca, doktorunuza reçete ettirerek kullanabileceğiniz A vitamini türevleri olan retinoik asitleri de çok kısa sürede cilt renginizi düzenleyerek kollajen üretiminizi destekleyecektir. Mucizevi etkileri olan retinoik asit türevlerini uygulamak için sonbahar tam zamanı.

Nemlendirme : Ne kadar nemlendirmenizi gerektiğini size en iyi cildiniz söyleyebilir. Eğer gerginleşmeye başladıysa ciddi bir nem azlığı sözkonusudur. İnce bir tabaka halinde yaşınıza ve cildinize uygun bir nemlendirici kullanın. Eğer menapoz etkileri kendini gösterdi ise bitkisel östrojen destekleyici ürünler içeren kremleri de tercih edebilirsiniz.

Ağız çevresi, göz altı, dudak ve boyun bölgesinin çok daha ince bir yapıda cilde sahip olduğunu unutmayın. Göz altları gibi az yağ dokusuna sahip olan bu bölgeleri özellikle desteklemelisiniz; kimse genç görünen bir yüzde solgun dudaklar ve yaşından büyük görünmesine neden olan boyun ve dekolte bölgesine sahip olmak istemez.

Güneşten koruma : Ciltte oluşan kırışıklıkların, cilt lekelerinin en önemli nedeni güneş... Kışın hatta kapalı havalarda bile güneş koruyucu kullanmanız cildinizi korumak için son derece faydalı olacaktır. En basit olarak, bir nemlendiriciyi sabah-akşam uyguladıktan sonra sabahları en az 15 SPF içeren bir güneş koruyucunun ince bir tabaka halinde cildinize yumuşak hareketlerle yedirin ve her iki saatte bir bunu yenileyin. Makyaj üstüne uygulama yapmak isterseniz sprey tarzı bir güneş koruyucu da kullanabilirsiniz.

Dr. Alp Mamak, rutin cilt bakımını önerilerine bir de yine evde uygulayabileceğiniz pratik maske ekliyor. Cildinizi ılık suyla ıslattığınız bir havlu ile dinlendirin ve porlarınızı açın. Ardından cildinize bal sürerek yaklaşık 15 dakika bekletip sonra ılık su ile yıkayın. Bu maskeyi de haftada bir uygulayın. Işıldayacaksınız!
Gönderen Unknown
Kış aylarında bile günlük yaşamı çekilmez hale getiren el, kol ve koltuk altı bölgelerindeki aşırı terleme bozukluğu, yarım saatlik basit bir cerrahi müdahaleyle ortadan kaldırılmaktadır.

Kişinin günlük aktivitelerini olumsuz etkileyip psikolojik sorunlara yol açarak toplumdan uzaklaştırabilen bir hastalık olan hiperhidrozis, yani aşırı terleme bozukluğundan cerrahi müdahaleyle kalıcı olarak kurtulmak mümkündür. Botoks, iontoferez gibi tedavi yöntemlerinin, el, ayak, koltuk altı, sırt ve yüz kısmındaki aşırı terleme sorununu tamamen çözemez, geçici süre azaltabilir. Ayrıca bu tedavilerin kısa ve orta vadede tekrarlanması gerekmektedir.

Guatr, obezite, bazı metabolik hastalıklar ve bunların tedavisi için kullanılan bazı ilaçlar, sempatik sinirlerdeki aktiviteyi arttırarak vücudun el, ayak, sırt, koltuk altı ve yüz bölgesinde aşırı terlemeye neden olabilirler. Ancak bu gibi durumlar dışında meydana gelen aşırı terlemeye hiperhidrozis (aşırı terleme bozukluğu) teşhisi konulmaktadır. Hastalık, vücutta ter bezlerini kontrol eden sempatik sinir sistemi aktivitesinde artış ile ortaya çıkmaktadır. El ve ayaklarda daha yoğun olan terlemenin belirtileri, özellikle heyecanlı kişilerde, genç ve orta yaş grubunda daha fazla görülmektedir.

Genellikle aşırı terleme şikayeti olan hastalara çeşitli testler yapılarak organik rahatsızlıklarla ilişkisi araştırılır, herhangi bir ilişki tespit edilemediği zaman da bu hastalar psikiyatrik ve psikolojik takibe alınırlar. Bu durumdaki hastalar, toplumsal anksiete, sosyal fobi gibi tanılarla uzun süre ilaç tedavisi görürler. Bu tedavilere rağmen, aşırı terlemenin belirtileri ortadan kaybolmamaktadır. İşte bu tip hastalar tipik hiperhidrozis hastalarıdır. Basit birkaç test yapılarak bu teşhis kolaylıkla ortaya konulabilir.

Aşırı terleme hastalığının cerrahi müdahaleyle tedavisi nasıl yapılıyor? Ne kadar sürüyor? Riskleri var mı? Hasta, cerrahi müdahaleden ne kadar sonra sağlığına kavuşuyor?

Aşırı terleme bozukluğunun tedavisinde geçerli olan en etkili ve kesin tedavi şekli cerrahi uygulamadır. Ancak bu şekilde sempatik sinir bütünlüğünün belli seviyelerde bozulmasıyla, bu sinirler tarafından etkilenen vücut bölgelerinin aşırı terlemesinin normal terleme düzeyine indirilmesi söz konusudur. Eğer el, koltuk altı ve sırt etkilenmiş ise Göğüs Cerrahisi Uzmanı tarafından, genel anestezi ile göğüs yan duvarına yapılacak bir veya iki adet yarım santimlik kesiler ve bu deliklerden girilerek özel aletler ve teknikler yardımı ile sempatik sinirin bu bölge için olan aşırı etkisi ortadan kaldırılır. Kapalı ameliyat teknikleri (endoskopik sempatektomi) kullanılarak kolaylıkla ve sorunsuz gerçekleştirilen operasyon 20-30 dakika sürmektedir. Ameliyattan göğüs dreni takılı olarak çıkan hasta, ertesi gün dreni alındıktan sonra taburcu edilmekte ve bundan sonra aynı gün günlük aktivitelerini rahatlıkla yapabilmektedir. Tek taraflı yapılan bu işlemin daha sonra diğer taraf için de tekrarlanması en doğru ve geçerli olanıdır. Artık tüm dünyada geçerli olan görüş, sempatik sinir bütünlüğünü kısmen bozmaktır. Bu sinir bütünlüğünün geniş olarak bozulması, ellerde kaybolan terlemeyi vücudun başka yerlerinde yan etki olarak ortaya çıkarabilmektedir. Yapılan klinik çalışmalar da bunu doğruluyor. Sempatik sinir bütünlüğünün bozulması, geçici veya kalıcı felç, his kaybı gibi birtakım rahatsızlıklara yol açmaz. Her cerrahi müdahalede olduğu gibi endoskopik sempatektominin de önceden, kanama, hava kaçağı gibi hesaplanamayan riskleri, deneyimli göğüs cerrahlarının yaptığı ameliyatlarda minimuma inmektedir. Daha önce geçirilmiş olan akciğer hastalıkları, cerrahi müdahalenin endoskopik yöntemle yapılmasını zorlaştırabilmektedir, çok nadir de olsa ek bir cerrahi operasyon gerekebilecektir.

Op.Dr. Oryal Erdik
Göğüs Cerrahisi Uzmanı
Universal Hospital Kadıköy
Gönderen Unknown
Tetanos normalde toprakta yaşayan bakterilerin neden olduğu bir hastalıktır. Bu bakteriler genelde hayvan dışkısı içeren toprakta bulunabilirler. Kesik, çizik, sıyrık veya bir şeyin cilde batması sonucunda tetanos mikrobu kana karışabilir. bağışık olmayan bir insanda diken batması gibi ufak bir yara dahi tetanosa neden olabilir. insan her yaşta tetanos olabilir.

Belirtiler:

Önceleri baş ağrılı huzursuz bir devre geçirilebilir. Asıl belirtiler ağrılı adale kramplarıdır. Bunlar özellikle boyun ve çene kaslarında görülürler. Daha sonra gövdedeki kaslar sertleşir ve kramplar oluşur. nefes almada güçlük meydana gelir. Bazen ateş olabilir. Mikrobun alınmasından sonra 5-20 içinde belirtiler ortaya çıkar. Bu durumu genellikle havale nöbetleri takip eder. Bazı insanlar bu hastalıktan ölebilir. Halen yüzde yüz etkili bir tedavisi yoktur.

AŞI:

Bebeklere yapılan karma aşı difteri, tetanos ve boğmacaya karşıdır. Bu aşının yapıldığı çocuklar tetanosa karşı temel bağışıklık kazanırlar. Ancak bu bağışıklık zamanla azalacağından tetanos aşısının belirli aralıklarla ömür boyu tekrarlanması gerekir. Herkes on yılda bir aşı olmalıdır.

Yaralanma ve Isırılmalarda:

Özellikle derin, kötü bir şekilde çizilmiş, sıyrılmış veya kirlenmiş yaralanmalarda tetanos aşısı için bir sağlık birimine müracaat edilmelidir (hayvan ısırıkları, ağır yanıklar veya sokak pisliği - toprak bulaşmış sıyrıklarda).

Aşağıdaki durumlardan birisi varsa aşı olmanız gerekir;

- Temel aşı programının üzerinden 6 veya daha çok yıl geçmişse.

- Bağışıklığı tazelemek için yapılan aşının üzerinden 5 veya daha fazla yıl geçmişse

- Hayatınızda hiç tetanos aşısı olmadıysanız.
Gönderen Unknown
İngiltere'de Hijyen Konseyi tarafından 8 ayrı ülkedeki evlerden alınan örneklerin laboratuvar incelemesi yoluyla yapılan araştırmanın sonuçları, milyonlarca evde mutfak musluğunun, tuvaletteki sifon kolundan çok mikrop taşıdığını ortaya koydu.

Araştırmada, mutfak lavabosunda kullanılan bezlerin yüzde 80'inin de tehlikeli bir ''bakteri karışımı'' içerdiği ortaya çıktı.

Yapılan incelemeler, mutfak musluklarının üçte birinin hijyen koşullarına uymayacak biçimde bakteri taşıdığını, buna karşılık tuvaletlerdeki sifon kollarının ise yüzde 15'inde aynı durumun söz konusu olduğunu kanıtladı.

Uzmanlar, yüzde 14 oranındaki mutfak musluğunun öldürücü de olabilen koli basili taşıdığını, bu oranın tuvaletlerdeki sifon kollarında ise yüzde 6 olarak tespit edildiğini belirtti.

Zatürreye yol açan bakterinin mutfak musluklarının yüzde 8'inde tespit edildiğini söyleyen uzmanlar, mutfak musluklarının beşte birinde de bezlerin kötü kokmasına da yol açan pseudomonas adlı bakterinin bulunduğunu kaydetti.

Bütün bu mikropların sık yıkanmayan eller vasıtasıyla yayıldığına işaret eden uzmanlar, gıda zehirlenmesine yol açan campylobacter ya da salmonella gibi bakterilen ise, en çok mutfakta kullanılan bezler aracılığıyla yayıldığına dikkat çekti.

Uzmanlar, bakterilerin en kolay yuvalanıp yayıldığı diğer ev eşyaları arasında bebeklerin mama sandalyeleri, doğrama tahtaları, TV'lerin uzaktan kumanda cihazları ve telefonların bulunduğunu da bildirdi.

Uzmanlar, inceleme yapılan evlerden yüzde 75'inde sürpriz bir sonuçla karşılaştıklarını, bu evlerde tuvaletlerin kapı kollarının son derece temiz çıktığını, bu sonucun da tuvalet kapı kollarını evlerde üzerinde bakteri araştırması yapılan en temiz yer haline getirdiğini söyledi.

Hijyen Konseyi yetkilileri, sonuçları ''vahim'' olarak nitelerken, özellikle bütün dünyada domuz gribiyle mücadele edilen şu günlerde, ellerin yıkanması ve evlerdeki belli yüzeylerin sık sık dezenfekte edilmesinin büyük önem taşıdığını vurguladı.

Hijyen Konseyi Başkanı John Oxford da yaptığı açıklamada, ''Önemli noktaları dezenfekte etmek, bugünlerde her zaman olduğundan çok daha büyük önem taşıyor'' dedi.

Herkesin hijyen koşullarına dikkat ederek kendisi ve ailesi için enfeksiyon zincirini kırmasının mümkün olduğunu da belirten Oxford, ellerin sık sık yıkanması gerektiğini hatırlattı.

Dettol adlı temizlik malzemesi üreticisi tarafından desteklenen araştırma İngiltere, Avustralya, Almanya, Hindistan, Malezya, Suudi Arabistan, Güney Afrika ve ABD'deki evlerde yapıldı.
Gönderen Unknown
Kolera, Vibrio cholerae isimli bakterinin neden olduğu bağırsak enfeksiyonuna bağlı olan, akut ve şiddetli ishal ile seyreden bir hastalıktır. Gelişmiş ülkelerde kolera salgınları artık pek sık yaşanmazken, temiz suyu bulmanın zor olduğu ve kanalizasyon sistemlerinin tam olarak gelişmediği 2. ve 3. dünya ülkelerinde büyük çaplı kolera salgınları yaşanabilmektedir.

Etken: 01 ve 0139 serogruplarına ait Vibrio cholera bakterileri.

Bulaşma Yolu: İnfeksiyon, infekte olmuş kişilerin kusmuklarıyla veya dışkılarıyla dolaylı veya dolaysız yoldan kirlenmiş su ve besinlerin tüketilmesi ile meydana gelir. Kolera sadece insanları etkiler, konak bir hayvan ya da vektör bulunmamaktadır.

Hastalığın Seyri: Ciddilik durumu değişen akut bir bağırsak hastalığıdır. Hafif vakalarda sadece ishal görülür. Daha şiddetli vakalarda, aniden başlayan, bol miktarda sulu ishal, buna eşlik eden mide bulantısı ve kusma; bunların sonucu olarak da dehidratasyon görülür.Tedavi edilmeyen şiddetli vakalar, dehidratasyonun dolaşımı çökertmesine ve birkaç saat içinde ölüme sebep olur.

Coğrafi Dağılım: Yeterli sıhhi donanıma ve temiz içme sularına sahip olmayan yoksul ülkelerde ve altyapının tamamen hasara uğradığı savaştan yeni çıkmış ülkelerde görülür. Özellilkle Afrika ve Asya da, daha az olmak üzere Orta ve Güney Amerika da gelişmekte olan ülkeler bu hastalıktan etkilenmektedir.

Yolcular için Risk: Kontamine su ve yiyecekten kaçınılmasına ilişkin basit önlemler alınması halinde, ciddi anlamda kolera riskiyle karşı karşıya değildirler. Son zamanlarda bulunan yeni aşılar pek çok yolcu için gerekli değildir. Temiz içme suyu ve yiyeceğin hassasiyetle seçilmesi kolerayı önlemede aşıdan daha önemlidir; aşılı yolcu da yiyecek ve su konusunda dikkatli olmalıdır. Aşılama özellikle artan hastalık riski altında bulunanlar, daha çok mülteci bölgelerinde acil bakım ve sağlık çalışanlarıdır.

Profilaksi: Bazı ülkelerde yolcuların ve mesleki risk grubu altındaki kişilerin kullanması amacıyla, ağızdan alınan kolera aşıları mevcuttur.

Önlemler: Diğer ishalli hastalıklardaki gibidir. Mikrop bulaşma ihtimali bulunan gıda, içecek ve içme sularını tüketmekten kaçınılmalıdır. Şiddetli ishal durumlarında dehidrasyonla mücadele edebilmek için oral rehidrasyon tuzları kullanılmalıdır.
Gönderen Unknown