Diş fırçalarının dibine zamanla diş macunu kalıntıları çöker. Bunları temizlemek için fırçayı bir süre tuzlu sıcak suda bekletin.
4 Temmuz 2013 Perşembe
28 Ocak 2013 Pazartesi
Kanser vücudumuzun çok çeşitli bölgelerinde oluşabilen ve oluştuğu bölgenin ismiyle anılan veya isimlendirilen anormal hücre büyümesi bozukluğudur. Yemek borusu kanseri de yemek borusunun içyüzünü döşeyen hücrelerden kaynaklanır. Yemek borusunun hemen tümü yassı hücrelerle döşeli olduğundan bu hücrelerden kaynaklanan habis tümörler yassı hücreli kanser olarak adlandırılır (skuamöz hücreli kanser). Yemek borusunun mide ile birleştiği en alt kısmı ise kolumnar hücrelerle (prizmatik hücreler) döşelidir ve bu hücrelerden kaynaklanan habis tümörler de adenokanser olarak adlandırılır. Bazen yemek borusunda ince barsak dokusuna benzer hücre toplulukları ortaya çıkabilir. Barrett özefagusu olarak adlandırılan bu değişim adenokanser gelişimi için önemli bir risk faktörüdür. Anaplastik tümörler, adenoid-kistik karsinomlar, malin melanom, karsinosarkomlar, kaposi sarkomu ve lenfomalar yemek borusunun nadir olarak görülebilecek diğer habis tümörleridir ve hayat beklentisi yassı hücreli kanser ve adenokansere göre daha kötüdür.
Yemek borusu ve komşu organlarla ilişkisi
Yemek borusu kanseri meme, akciğer, prostat ve kalın bağırsak kanserleri kadar sık değildir. Rastlanma sıklığı bakımından tüm kanserler arasında 9.sırada yer almaktadır. İnsan vücudunda oluşan kanserlerin %1,5-2’sini ve tüm sindirim sistemi kanserlerinin de %5-7’sini oluşturur.Kansere bağlı ölümlerin %4’ünden sorumludur. Görülme sıklığı coğrafi yerleşime göre değişiklik göstermekle birlikte ortalama 100.000 kişiden 5’inde görülür (1-6/100.000). ABD’de görülme sıklığı 100.000 kişiden 2.5-5 iken (bu her yıl 8000 yeni vaka anlamına gelmektedir) Asya ve Yakın Doğuda sıklık artmakta, özellikle Azerbaycan, İran,Çin ve Güneydoğu Asyanın diğer bölgelerinde 80/100.000 e kadar yükselmektedir. Düşük sosyoekonomik yapıya sahip toplumlarda sıklık ve ölümcüllük oranı daha da yüksektir. Genel olarak bakıldığında yemek borusu adenokanseri erkeklerde kadınlardan 5 kat daha fazla görülür ve hastaların %95’i beyaz ırka mensuptur. Asya ve Afrikada her iki cinste de eşit sıklıkta görülmektedir. Erkeklerde 60 yaş ve üzerinde daha sık görülürken kadınlarda daha genç yaşlarda ortaya çıkabilir. Son yıllarda yassı hücreli kanser sıklığı hafifçe azalırken yemek borusu adenokanseri sıklığında belirgin bir artış gözlenmektedir. Günümüzde yeni teşhis edilen hastaların yaklaşık yarısını ve yemek borusu en alt kısmından kaynaklanan kanserlerin de %80’ ini adenokanserler oluşturmaktadır.
Yemek borusu kanserine neler neden olur?
Yemek borusu kanserinin nedeni hangi tip kanser olduğuna göre değişir. Yassı hücreli kanser için risk faktörleri sigara içimi ve fazla miktarda alkol tüketimidir. Günde 120g ve üzerinde alkol ve 2 paket ve daha fazla sigara tüketenlerde yassı hücreli yemek borusu kanseri gelişme riski bu maddeleri kullanmayanlara göre yaklaşık 150 kat daha fazladır. Çok sıcak yeme ve içme alışkanlığı, insan papilloma virus (HPV) enfeksiyonu, akalazya (yutma güçlüğü ile giden iyi huylu bir yemek borusu hastalığı), radyoterapi, Plummer-Vinson sendromu (demir eksikliği anemisinde yemek borusunun üst ucunda oluşan ve yutma güçlüğü yaratan daralma), yemek borusunun kezzap veya çamaşır suyu gibi yakıcı maddelerin içilmesine bağlı hasarlanmaları, gluten allerjisi, A vitamini, riboflavin ve çinko eksikliği, diyette nitrozamin fazlalığı yemek borusu kanseri gelişimini kolaylaştırıcı olduğu ileri sürülen diğer faktörler arasında sayılabilir.
Yemek borusu adenokanseri için risk faktörleri daha az anlaşılmıştır. Gastroözofagial reflü hastalığının bir komplikasyonu olan Barrett özofagusu yemek borusu adenokanseri için en iyi bilinen risk faktörüdür. Barrett özefagusu veya Barrett metaplazisi olarak bilinen durum gastroözofagial reflü hastalığının ciddi ve sessiz bir komplikasyonudur. Bu hastalıkta yemek borusunun iç yüzeyini döşeyen dokunun yerini mide veya barsakların iç yüzünü döşeyen doku almaktadır. Genel olarak reflü dışındaki yakınmalar nedeniyle gastroskopi yapılan insanlarda Barrett metaplazisine rastlanma sıklığı %0.5-1 ken reflü nedeniyle endoskopi yapılanlarda bu oran %5-15 e kadar yükselmektedir. Yemek borusunda darlık gelişen hastalarda bu oran %50 ye kadar çıkabilir. Barrett özefagusu her yaşta görülebilmesine rağmen 40 yaş sonrasında görülme sıklığı artar. Batı toplumunda ve beyaz ırkta daha sık görülmektedir. Barrett özefagusunun önemi kansere dönüşüm gösterebilen bir hastalık oluşundadır. Barrett özefagusu olan hastalarda yemek borusunda kanser gelişme sıklığı yıllık %0.5 civarındadır ki bu oran Barrett özefaguslu hastalarda yemek borusu kanseri gelişme riskinin genel topluma göre 30 ila 50 kat daha fazla olduğu anlamına gelir. Bu nedenle Barrett özefagusu saptanan hastaların belirli aralıklarla gastroskopi yapılarak ve doku örneği alınarak takip edilmeleri ve kansere dönüşümün erken bulguları saptanan hastaların cerrahi tedavi ile tedavi edilmeleri gerekir.
Gastroözofagial reflü hastalığı yemek borusu kanseri oluşumuna yol açarmı?
Yapılan çalışmalar gastroözofagial reflü hastalığı varlığında yemek borusu kanseri görülme sıklığının bir miktar arttığını göstermekteyse de bu artış orta ve hafif şiddetteki reflü vakalarında fazla belirgin değildir. (Reflü şikayeti olmayanlarda %0,002, hafif ve orta şiddette reflüsü olanlarda %0,003-0,018, şiddetli reflüsü olanlarda %0,035). Bugünkü bilgilerimiz, reflü hastalığında yemek borusu kanseri gelişme sıklığında hafif ancak önemsiz düzeyde bir artış olduğunu göstermektedir. Bu risk cerrahi tedavide görülebilecek ciddi komplikasyonların gelişme olasılığından (%0,5-1,5) belirgin ölçüde daha düşüktür.
Yemek borusu kanserinin belirtileri nelerdir?
En sık yakınma yutma güçlüğü (yemeklerin mideye ulaşmadan önce yemek borusunda takılması hissi) ve/veya yutma sırasında ağrı hissedilmesidir. Yutma güçlüğü genellikle ilerleyici karakterdedir. Başlangıçta katı ve iyi çiğnenmemiş gıdaların büyük parçalar halinde yutulması ile oluşurken zamanla sıvı gıdaların yutulmasında da güçlük oluşur. Özellikle et, ekmek ve elma hastalar tarafından yutma güçlüğü oluşturan gıdalar olarak tanımlanır. Bunların dışında kilo kaybı, tükürük salgısının artması, sindirilmemiş besinlerin ağza geri gelmesi, uyku sırasında ağızdan yastığı kirleten ve bazen kanlı olabilen bir sıvının akması, göğüste rahatsızlık hissi, sırta yayılabilen göğüs ağrısı, kusma sırasında ağızdan kan gelmesi, dışkının siyak renkte çıkması gibi bulgular da olabilir. Hastalarda kansızlık,ses kısıklığı ve öksürük bulunabilir.
Bende yemek borusu kanseri olup olmadığını nasıl anlarım?
Yemek borusu kanserinin ana belirtileri olan yutma güçlüğü ve/veya yutma sırasında ağrı hissedilmesi ve kilo kaybı hekime başvurmanız için yeterli neden olabilir. Yemek borusu kanseri olup olmadığınız anlamak için basit bir yöntem henüz yoktur. Genelde yemek borusunda yutma güçlüğüne neden olacak bir kitle olup olmadığının anlaşılmasına yönelik testler uygulanır.
Yemek borusu kanseri tanısını koymak için hangi yöntemler kullanılır?
Endoskopi lezyonu direkt olarak görme ve biyopsi (doku örneği) alma imkanı sağlaması nedeniyle uygulanması gereken diğer bir yöntemdir. Ağrılı yutma ön planda olan hastalarda ilk tanı yöntemi olarak kullanılabilir. (Bkz. Endoskopi ve Gastroskopi). Bu yöntem ucunda kamera olan bir aletle (endoskop) ağızdan girilerek yemek borusunun görülmesi esasına dayanır.
Yemek borusu kanserinin evrelemesi nasıl yapılır?
Yemek borusu kanseri teşhisi koyulduktan sonra hekim hastalığın ne kadar ilerlediği ve yayılıp yayılmadığına göre evreleme yapar. Kanserin çeşidine göre kanserin en sık yayılabileceği yerler incelenip özel testlerle bu bölgeler araştırılarak evreleme yapılır. Yemek borusu kanserinin en çok yayıldığı yerler lenf bezleri, akciğerler, karaciğer, böbrek üstü bezi, böbrekler ve kemiklerdir. Karın ve göğüs bilgisayarlı tomografisi kanserin akciğerler, karaciğer ve böbrek üstü bezine yayılımı hakkında yeterli bilgi verse de lenf bezi tutulumu hakkında pek bir şey söyleyemez. Tümör ve komşu lenf bezleri hakkında endoskopi eşliğinde ultrasonografi (endosonografi) yaparak da fikir edinilebilinir. Bazen kanserin kemiğe sıçrayıp sıçramadığını araştırmak için kemik incelemeleri de gerekebilir. Pozitron emisyon tomografisi (PET scan), bronkoskopi ve mediastinoskopi evrelemede kullanılabilecek diğer yöntemlerdir.
Yemek borusu kanserinde evreleme, uygun tedavi ve gidişatın tayini bakımından önemlidir. Diğer birçok kanser türünde olduğu gibi yemek borusu kanserinin evrelendirilmesinde de TNM sistemi kullanılır. T tümörün yemek borusu duvarında ilerleme derinliğini, N lenf bezi tutulumunu, M ise uzak bir organa sıçrayıp sıçramadığını gösterir.
Yemek borusu kanseri nasıl tedavi edilir?
Kanserin diğer organlara yayılmadığı ve tedavi edilebilir olduğu hastalarda yemek borusunun büyük bir kısmının çıkarılması ana tedavi prensibidir. Pek çok hastada işe yaradığına dair çok kesin kanıt olmasa da kemoterapi ve radyoterapi tedavileri de ilave olarak yapılabilir. Birçok kanser merkezi tedavi edilebilir hastalarda ameliyattan önce verilecek kemoterapi ve radyoterapinin yararını araştırmaktadır.
Kanserin komşu organlara yayıldığı veya herhangi başka bir nedenle ameliyat edilemeyecek durumdaki hastalarda kemoterapi ve radyoterapinin birlikte kombine verilmesi ana tedavi prensibidir. Bu tedavi yöntemi ile yutma ile ilgili problemler hemen düzelemeyeceğinden yutmayı düzeltmek için başka yöntemler de denenir. Bunlar arasında yemek borusunu açık tutabilmek için tümörün olduğu bölgeye esnek bir tüp (stent) yerleştirilmesi ve bu bölgenin laser veya argon akımı ile yakılarak açılması sayılabilir.
Yemek borusu kanserinde palyatif tedavi ne demektir?
Kemo-radyoterapi ve/veya cerrahi tedavi uygulanamayan hastalarda yutma güçlüğü, kilo kaybı, kanama ve fistül oluşumuna (iki komşu organ arasında normalde olmayan bir bağlantının oluşması) bağlı inatçı öksürük vb. şikayetler nedeniyle bu şikayetlerin giderilmesi amacıyla palyatif tedavi gerekebilir. Yutma güçlüğü gıda alımına engel olacağından hastanın genel durumunun hızla kötüleşmesine sebep olabilir. Endoskopik dilatasyon (yemek borusunun bir balon yardımıyla genişletilmesi), stent takılması ve darlığın termal veya kimyasal yöntemler kullanılarak açılması bu amaçla kullanılabilecek yöntemlerdir. Bunlar arasında özellikle kendi kendine açılan ve kıvrılabilir özelliğe sahip metalik yemek borusu stentleri gerek uygulama kolaylığı ve gerekse yutma güçlüğünü belirgin ölçüde azaltmaları nedeniyle yaygın olarak kullanılmaktadır. Dilatasyonla elde edilen iyileşme çok kısa süreli olduğundan genellikle stent takılacak hastalarda uygulanır.
Google arama etiketleri:
| [ yemek borusu kanseri belirtileri, yemek borusu hastalıkları, özofagus kanseri belirtileri, yemek borusu kanserinin belirtileri, yemek borusu kanseri nedir, yemek borusu hastalığı, ] |
18 Ocak 2013 Cuma
Kanser (ur) ile ilgili yazımıza başlamadan önce kanserin tanımı hakkında bilgi verelim. Kanser, insanın yaşam haritası olan DNa2lar üzerinde ki hücrelerde meydana gelen anormal büyüme ve gelişme sonucu ortaya çıkan ve normal sağlıklı hücrelerin çoğulmasını engelleyen ve ölümcül sonuçlar doğuran bir hastalıktır. Kanser, vücut hücreleride kontrolsüz olarak üreyerek etrafındaki dokuları kaplayıp işgal ederek onların fonksiyonlarını düzgün biçimde yerine getirmesine engel olur ve kan veya lenf yoluyla yayılarak ölümcül zararlara yol açabilen ciddi ve tehlikeli bir hastalık çeşididir. Bir başka değişle insan vücudundaki hücreler DNA replikasyonları esnasında meydana gelen bozulmalar nedeniyle yapısal değişimlere uğrarlar ve normal vücut hücre ve dokuları, orijinal büyüklük ve yapılarını korurken kanser hücreleri saldırgan bir tablo çizerler.kanser, kanser nedir, ur nedir, kanser çeşitleri, en çok bilinen kanser çeşitleri, kanser tedavisi, kanserde erken tanı, kanser nasıl oluşur, kanserin aşamaları, kanser tedavi yöntemleri, kanser nedenleri,
Kanseri (uru) bu kadar önemli hale getiren ana neden hücrelerde değişimlere sebep olarak yeni zararlı hücreler oluşturabilmesidir. Bunu da ‘onkojen’ vasıtası ile yapmaktadır. Bu hücreler ise ilerde kanser dönüşümünü tamamladığında, alınan patoloji örneklerinde bu hücrelerin kökenini tanımlamak neredeyse imkansızdır.
En Çok Bilinen Kanser Çeşitleri ;
Hem erkeklerde, hem kadınlarda en çok görülen kanser çeşidi, deri kanseridir; onu erkeklerde prostat kanseri, kadınlarda meme kanseri izlemektedir. Buna karşılık, gerek erkeklerde, gerek kadınlarda, ölümlerin çoğunluğuna akciğer kanseri neden olmaktadır. Kan kanseriyse, çocuklarda en yaygın kanser tipidir. Son yirmi-otuz yıl içinde, ortalama ömrün uzamasıyla nüfusun içindeki yaşlı sayısının artmasına, aynı zamanda da sigara içenlerin çok büyük sayıda artmış olmasına (özellikle kadınlar arasında) bağlı olarak, kanser hastalıklarının sayısında gözle görülür bir artma olmuştur. Bazı uzmanlar, sigara kullanımına toptan son verilmesi durumunda, akciğer kanserinden ölümlerin 20 yıl içinde ortadan kaldırılabileceğini ileri sürmektedirler.
Kanser tıpta aynı enfeksiyon gibi büyük bir hastalık grubunun adıdır. Her doku ya da organın enfeksiyonunun farklı bir hastalığı tanımladığı gibi kanser de her doku ve organda farklı bir hastalık olarak karşımıza çıkar. Öst solunum yolları enfeksiyonu, üriner enfeksiyon, yumuşak doku enfeksiyonu ve sepsis gibi kanserde farklı yerleşim yerlerinde farklı hastalıklar olarak karşımıza çıkar. Cildin bazal hücreli kanseri, rahim ağzının insitu kanseri gibi kanserler hasta açısından çok kolay atlatabilecek hastalıklar olmasına karşın pankreas kanseri ve karaciğer kanseri gibi hastalıklar hasta açısından ciddi problem oluşturabilirler.
Konuya başlamadan önce kanser (cancer) nedir onu tanımlayalım. Kanser (cancer), hemen hemen vücudun tüm bölgelerinde oluşabilen ve ekseriyetle oluştuğu bölgeye göre isimlendirilen, vücudun en küçük yapı taşları hücrelerin DNA yapılarında bozulmalar meydana getirerek yeni bölünme ve çoğalmalar meydana getiren hücrelerde farklılaşmalara yol açan hücresel bozukluğa verilen isimdir.
Kanser (cancer) günümüzün önemli hastalık çeşitlerinden birisidir ve bir çok farklı türde oluşabilen, bir kısmının tedavisinin erken teşhis ve tanı sayesinde mümkün olduğu ve yakın zamanda tedavisi tamamen mümkün olacak hücresel bozukluk hastalığıdır. Kansere yol açan sebepeler, nedenleri gibi başlıkları teker teker incelemek gerekirse;
Geniş anlamda Kanseri tanımlamak gerekirse; Vücudumuzun en küçük yapı taşları hücrelerdir ve bu hücreler de DNA ile birleşmiş sarmal bir yapıdadır ancak bazen çeşitli nedenlerle bu hücrelerde bozulmalar farklılıklar gözlemlerin ve bunun sonuncunda da hücrelerin farklılışması normal farklı şekilde büyüyüp çoğalması sonucunda oluşan hücresel bozukluğa ’KANSER (cancer)’ denir.
Günde yaklaşık olarak vücudumuzda(DNA’da) 10000 mutasyon (değişim) olmaktadır ancak bu değişimler hücrelerimizin anormal seyri dışında olmadığı için biz kanser olmayız ve immün sistemimizin her milisaniyede vücudumuzun taraması ve kanserli kansere sebep olabilecek hücreleri (zayıf olanları) yok etmektedir.
Yani kanser hücre bozulmasından sonra sürekli çoğalarak etrafındaki dokuları da tahrip eder ve böylece vücut sistemimizin bozulmasına yol açar.
Kansere (cancer) Yol Açan Sebepler Etkenler ;
Hücre bölünmesi sırasında bozuk hücreler DNA mıza etki ederek Dna replikosyonunu hatalı şekilde olması sonucu kodlarımızda bozukluklara yol açarak hücreleri farklılaştırmaktadır. DNA replikasyon anormalisine sebep olduğu sanılan bir çok faktör mevcuttur ve bunlara predispozan (hazırlayıcı) faktörler denir. Hücre bölünmesi, doku tamiri ve yenilenmesi amacıyla yapılır. Doku tamiri ve yenilenmesini hızlandıran tüm etmenler aslında bir kanser hazırlayıcısı olabilir.
Kanserin Temel Sebepleri, Kansere Neden Olan Şeyler, Kanserin Nedenleri ?
Kanserin DNA sarmalları ile hücrede meydana gelen bozuklar sonucunda oluşan bir hastalık olduğunu belirttik ve bu bozukluklara yol açan bir takım etkenlerin sebeplerin vücuda doğal veya dışarıdan yapılan müdahale ile oluşmasına zemin hazırlayan durumlarda kanser oluşumuda ortaya çıkacaktır.
Kanserin bilinen başlıca sebepeleri,
1) Rötgen, radyoaktif madde yayan maddeler, X-ışınları, gama ışınları, radyoaktif maddelerden yayılan partikül radyasyonları ve ultraviyole ışınları gibi iyonize edici radyasyonlar kansere zemin hazırlamaktadır. Bu radyasyonların etkisi altında doku hücrelerinde oluşan iyonlar yüksek derecede reaktif olduklarından DNA zincirlerini kopararak mutasyona sebep olmaktadır.
2) Bazı kimyasal maddelerin mutasyon potansiyeli yüksektir. Mutasyona neden olan kimyasal maddelerekanserojenler denir. Anilin boya türevleri, sigara dumanındaki çok sayıdaki kimyasal, metilmetakrilat, asbest, silika tozları, kömür ve alçı tozu bunlara örnektir. Günümüzde toplumda en büyük sayıda kansere neden olan kanserojenler sigara dumanında bulunmaktadır.
3) Fiziksel olarak tahriş edici maddeler de kansere neden olmaktadır. Dokuda oluşan harabiyet hızlı bir mitoz faaliyetiyle tahrip olan hücrelerin yerine yani hücreler oluşturur. Mitoz ne kadar fazla ve hızlı olursa mutasyon riski o kadar artar. Bu tür fiziksel etmenler arasında (dudak ısırma, saçla oynama, ben (nevus) koparma), yara kabuklarıyla oynama, bazı tahriş edici gıdaların aşırı ve sık tüketimi sayılabilir.
4) Bir çok ailede kansere yakalanmaya karşı güçlü bir kalıtsal eğilim vardır. Bu olay belki de bir çok kanser tipinde kanserin oluşmasından önce birden fazla mutasyona ihtiyaç olduğu gerçeğininden kaynaklanmaktadır. Kansere özellikle yatkınlığı olan bu ailelerin kalıtsal genomlarında bir veya daha fazla mutasyona uğramış gen bulunmaktadır. Bu yüzden böyle şahıslarda kanser büyümeye başlamadan önce çok daha az sayıda ilave mutasyon olması, kanseri başlatmak için yeterlidir.
Kanserin Başlıca Belirtileri ;
Kanserin belli başlı bazı önemli belirtileri mevcuttur aşagıdaki belirtilerin bazılarını veya çogunlugunu taşıdıgınızı düşünüyorsanız vakit kaybetmeden bir sağlık luruluşuna gidip check-up sağlık kontrolu yaptırmasınzda büyük fayda olacaktır.
Kanser Belirtileri ;
- Vücudun herhangi bir yerinde nedensiz bir şişlik (Vücudun herhangi bir yerinde görülen ve ele gelen şişlik veya sertlikler)
- Ses kısıklığı veya belirli bir sebebi olmayan öksürük, uzun süre geçmeyen öksürük
- Göğüs ağrısı
- Yutma güçlüğü ve hazım bozuklukları
- Kol ve omuz ağrısı
- Kemik ağrısı
- Kilo kaybı, ani zayıflama veya iştahsızlık
- Başağrısı
- Sarılık
- İyileşmeyen yaralar
- Dışkılama alışkanlıklarında değişiklik (İshal veya kabızlık)
- Vücut deliklerinden kan veya anormal sıvı gelmesi (Makat veya rahimden gelen anormal kanama veya akıntılar),
- Ben ve siğillerde görülen anormal değişmeler, koyulaşma.
Kanser konusu önemli ve ciddi bir konudur eğer yukarıda belirtilen durumların sizde de var olduğundan şüphe ediyorsanız hemen bir uzman hekime başvurarak gerekli tetkikleri yaptırmalısınız. Kanserle mücadelede erken tanı ve teşhis çok önemlidir. Bu belirtilerden herhangi biri veya birkaçı, iki haftadan fazla devam ederse ve ailede kanserli hasta varsa, hemen kanser konusunda uzman bir hekime başvurmak gerekir.
Unutmayın ki kanser tedavisinde en önemli süreç erken tanı ve teşhistir, onun için eğer yukarıdaki belirtileri taşıdığınızı düşünüyorsanız hemen bir sağlık kontrolünden geçerek durumunuzu netliğe kavuşturun. Erken tanı ile kanser tedavisi artık günümüzde mümkün olabilmektedir.
Lösemi, kan kanseri olarakta bilinen ve ülkemizde oldukça sık rastlanan kanser türlerinden olup, erken tanı ve teşhis yapılmadığı taktirde ölümcül olan bir hastalıktır. Tedavi sürecide oldukça zahmetli ve sıkıntılı bir hastalıktır.
Lösemi (Kan Kanseri) Nedir, Nasıl oluşur, Kimlerde Görülür?
Lösemi (kan kanseri), kan hücrelerinin özellikle de akyuvarların normalin üzerinde çoğalması sonucu ortaya çıkan bir kanser türüdür. Yüksek sayıdaki olgunlaşmamış ve malign hücrelerin normal ilik hücrelerinin yerini alması ile iliklerde hasar meydana gelir. Böylece kan pıhtılaşmasında rol oynayan plateletler ve savunmada rol oynayan lökositlerin sayısı azalmaya başlar. Bu da lösemi hastalarında zedelenmelerin ve kanamaların yoğun görülmesine, hastaların kolay enfeksiyon kapmasına neden olur. Savunma mekanizması zayıflar. İleri aşamalarda kırmızı kan hücresi eksikliği anemiye, nefes darlığına neden olabilir. Bunun dışında zayıflık ve yorgunluk, ateş, bazı nörolojik semptomlar, dişetlerinde şişkinlik ve kanamalar gibi belirtileri de vardır.
Lösemiler, vücuttaki kan üretim sistemini (lenfatik sistem ve kemik iliği) etkileyen kanserlerdir.
Lösemiler akut veya kronik olarak (mikroskoptaki görünüşlerine göre alt gruplara ayrılırlar) ve tümörün yayılım ve gelişim özelliklerine göre sınıflandırılırlar. Genel olarak, akut lösemiler çocuklarda ortaya çıkarken, kronik lösemiler daha çok yetişkinlerde görülme eğilimindedirler.
Kan kanserinin hücre tipine göre (myeloit, lenfoit gibi) ve hastalığın süresine göre (müzmin ve had) çeşitleri vardır. Bazı tipler daha hızlı ve kötü bir gidiş gösterir. Çocukluk çağında lösemi tipleri diğer kanser tiplerine göre daha sık görülmektedir.
Kesin nedenleri bilinmemekle birlikte hem genetik hem de çevresel faktörlerin önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Somatik hücrelerdeki DNA’larda meydana gelen mutasyonlar onkogenlerin aktive olması ya da tümör baskılayıcı genlerin inaktive olmasına neden olur. Böylece hücre ölümünün ve bölünmesinin regülasyonu hasara uğrar. Bu hasara genetik sebeplerin dışında, petrokimyasalların, radyasyonun, kanserojen maddelerin ve bazı virüslerin (örn. HIV) neden olduğu düşünülmektedir.
Lösemiler, vücuttaki kan üretim sistemini (lenfatik sistem ve kemik iliği) etkileyen kanserlerdir. Lösemiler akut veya kronik olarak (mikroskoptaki görünüşlerine göre alt gruplara ayrılırlar) ve tümörün yayılım ve gelişim özelliklerine göre sınıflandırılırlar. Genel olarak, akut lösemiler çocuklarda ortaya çıkarken, kronik lösemiler daha çok yetişkinlerde görülme eğilimindedirler.
a-) Akut Lösemiler
Akut lösemide,sürekli kan hücresi artışı yaşanmaktadır, ve sonuçta sağlıklı-normal kan hücrelerinden sayıca daha fazla hale gelmektedirler. Bu normal hücreler diğer organlara da yayılarak, organı fonksiyonlarını yapamaz hale getirebilirler. Akut lösemilerin sınıflandırılması temel olarak olgunlaşmayan hücrelerin tiplerine esas alınarak yapılır:
Akut Lenfoid Lösemi (ALL) : Normalde lenfosit adı verilen olgun kan hücresi tipine dönüşmesi gereken lenfoblast isimli olgunlaşmamış kan hücrelerin artması ile karakterizedir. Bu lenfoblastlarin sayıları çok miktarda artar ve genelde lenf düğümlerinde birikirek şişliklere neden olurlar. ALL, en sık gözlenen çocukluk çağı kanseridir, ve 15 yaş altındaki çocuklarda gözlenen lösemilern %80 u ALL dir. Bazen yetişkinlerde de görülebilmekle birlikte,50 yaşın üzerinde ALL son derece nadirdir.
Akut Myeloid Lösemi (AML) : Myeloblast adı verilen ve normal kan hücrelerine (kırmızı kan hücrelerine, trombositlere) dönüşmesi gereken anemi (kansızlık – kırmızı kan hücresi üretiminde azalma) ve sık enfeksiyona yakalanma (beyaz kan hücresi üretiminde azalma) durumu ortaya çıkabilir. Ergenlik çağında ve 20 li yaşlarda saptanan lösemilerin %50 sini, yetişkinlerdeki lösemilerin de %20sini AML oluşturur.
b-) Kronik Lösemiler
Kronik lösemi, görünüşte olgun ancak normal olgun kan hücrelerinin yaptıklarını yapamayan kan hücrelerinin aşırı üretimi ile karakterizedir. Kronik lösemi daha yavaş ilerler ve sonuçları daha az dramatiktir. Temel olarak iki alt grubu vardır:
Kronik Lenfoid Lösemi KLL) : Olgun görünüşe sahip lenfositlerin kemik iliğinde aşırı üretimi ile kendini gösterir. Bu anormal hücreler tam olarak olgunlaşmış normal lenfositler gibi görülürler, ancak normal lenfositler gibi vücudumuzu enfeksiyonlara karşı koruyamazlar. KLLde, kanser hücreleri kemik iliğinde, kanda ve lenf nodlarında bulunurlar ve lenf düğümlerinde şişmeler meydana gelir. KLL tüm lösemilerin %30unu oluşturur. 30 yaşın altında nadiren görülürler, ancak görülme sıklığı yaşla birlikte artar ve en sık olarak 60-70 yaş arasında gözlenir. Saçlı (Hairy) hücreli lösemi; lenfosit kaynaklı bir kronik lösemidir ancak KLLden farklıdır. KLLden farklı olarak, saçlı hücreli lösemi ilaç tedavisi ile sıklıkla tedavi edilebilmektedir.
Kronik Myeloid Lösemi (KML) : Bu lösemi, olgun görünüşlü ancak fonksiyon kaybı bulunan myeloid hücrelerin (beyaz kan hücreleri gibi) aşırı üretimi ile kendini gösterir. Bu aşırı üretim hiç normal hücre kalmayana kadar devam eder. KML hastası olanlarda sıklıkla Philadelphia kromozomu denilen kromozom anomalisi ortaya çıkar. Bu kromozom anomalisinde bu hastalığa neden olan bir enzimin üretilmesine neden olan bir genin olduğu düşünülmektedir. KML yetişkinlerde gözlenen lösemilern %20-30 unu meydana getirir ve 25-60 yaşları arasında gözlenir. Bazı hastalarda kemik iliği nakli ile bu hastalık tedavi edilebilir.
Genel olarak lösemiler tüm kanserlerin %2 sini oluştururlar. Erkeklerde lösemi daha sık gözlenmektedir. Ayrıca beyaz ırkta da daha sıktır. Yetişkinlerde lösemi tanısı konma sıklığı çocuklardan 10 kat daha fazladır ve risk yaşla birlikte artar. Çocuklar arasında ise 4 yaş altında daha sık gözlenir.
Löseminin kısmen de olsa ailevi olabileceğine dair bulgular vardır; özellikle KLL gibi belirli türlerinde, bazı ailelerde yoğunlaşma gözlenmektedir. Belirli genetik hastalıklarda (Down sendromu gibi) da bazı lösemi tiplerinin daha sık gözlendiği bilinmektedir. Bununla birlikte, kesin bir genetik ve ailevi risk henüz saptanmamıştır. Myeloid lösemi olgularında, iyonize edici radyasyona ve benzene (kurşunsuz benzinde bulunur) maruziyetin hastalığın gelişmesinde etkili olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır.
Lösemi (Kan Kanseri) Belirtileri:
İlerleyici bir seyir gösteren hastalığın belirtileri, anormal (habis) hücrelerin, kan yapıcı organlarda normal hücrelerin yapımını engellemesi sonucunda ortaya çıkar. Normal alyuvarların yapımındaki azalma ile kansızlık (anemi); normal akyuvarların yapımındaki azalma neticesinde enfeksiyona yatkınlık, miİlerleyici bir seyir gösteren hastalığın belirtileri, anormal (habis) hücrelerin, kan yapıcı organlarda normal hücrelerin yapımını engellemesi sonucunda ortaya çıkar. Normal alyuvarların yapımındaki azalma ile kansızlık (anemi); normal akyuvarların yapımındaki azalma neticesinde enfeksiyona yatkınlık, mikrobik hastalıklar ve ateş; kan pıhtılaşmasında rol alan kan pulcuklarının (trombositler) yapımındaki azalma ile çeşitli kanamalar (burun kanaması, diş eti kanamaları, cilt altı kanaması gibi) meydana gelir. Ciltte sık sık çürükler meydana gelir veya kesik oluştuğunda kanama güçlükle durdurulur.
Ayrıca, hastalığın diğer bazı bulguları da habis hücrelerin bazı organları işgal etmesine ve çeşitli kimyevi maddeler salgılamasına bağlanır. Bütün bu hızlı hücre yapım ve yıkımı, kilo kaybı ve terlemeye de yol açar. Hastalarda dalak genellikle büyümüştür ve lenf düğümlerinde de şişlikler tesbit edilir. Karında şişkinlik hissi vardır.
Erken döneme ait belirtiler genelde gözden kaçmaktadır, çünkü bu dönemdeki şikayetler nezle veya diğer sık gözlenen hastalık şikayetlerine benzer.Halsizlik, kemik ve eklemlerde ağrılar, baş ağrıları, deride kızarıklıklar, saç dökülmesi gibi. krobik hastalıklar ve ateş; kan pıhtılaşmasında rol alan kan pulcuklarının (trombositler) yapımındaki azalma ile çeşitli kanamalar (burun kanaması, diş eti kanamaları, cilt altı kanaması gibi) meydana gelir.
Tanı
Öncelikle hastanın şikayetlerinden ve muayene bulgularından şüphelenilmesi gerekir; ve kan testleri ile tanı netleştirilebilir. Daha sonra kemik iliği biyopsisi, özel kan testleri ve genetik testler yapılabilir.
Genel olarak, kronik lösemi, akut lösemiden daha yavaş ilerler. KML hastaları tipik olarak 3-5 yıl boyunca normaldirler daha sonra AML benzeri bir tablo meydana gelir.
Şu an için lösemiden korunmanın kesin bir yöntemi bilinmemektedir. Ancak ileriki yıllarda genetik testler, lösemi gelişme riski yüksek kişileri belirlemede kullanılabilir. O döneme kadar lösemi hastalarının birinci derece akrabaları düzenli olarak doktorlarına muayene olmalı ve kan testi yaptırmalıdırlar.
Lösemi (Kan Kanseri) Tedavisi:
Hastalığın tedavisinde, son yıllarda oldukça önemli adımlar atılmışsa da sebepler bilinemediği için sebebe yönelik tedavi yapılamamaktadır. Günümüzde tatbik edilen tedavilerin temel amacı, habis hücreleri ortadan kaldırmaktır. Tedavi şemaları hastalığın tiplerine ve safhalarına göre değişiklik gösterir. Radyasyon (şua) tedavisi; çeşitli kanser ilaçlarının tatbiki; bağışıklama (veya bağışıklık sistemini güçlendirme) tedavisi (immünoterapi), kemik iliği nakli başlıca tedavi şekilleridir. Kemik iliği nakli, kriz (atak) atlatıldığı zamanda kişinin kendi hücrelerinin (ototransplantasyon) veya uygun bir vericinin hücrelerinin (allotransplantasyon) verilmesi ile olabilmektedir. Bu tedavi şekillerine ek olarak birçok yeni metod deneme safhasında olup, müsbet neticeler vermektedir. Hastaların kaybedilmelerinin en önemli sebepleri, aşırı zayıflık, mikrobik hastalıklar, kanama ve işgale bağlı organ yetmezlikleridir.
Tatbik edilen tedavilerle hastalık krizi (atağı) atlatılabilmektedir. Ancak bazan kısa bazan da yıllarca süren aralardan sonra hastalık yeniden ortaya çıkabilmektedir.
Diş sağlığı yaşamımız boyunca bizi yakından ilgilendiren hususlardan birisi olmuştur ve olacaktırda.. Gerekli önemi göstemediğimiz zaman dişlerimiz zayıflar ve aşırı zayıflama durumunda da çürüyerek kayıplara yol açar..
Gerekli bakımı yapmadığımız zaman dişlerimiz çeşitli bakteri ve tabaklarla kaplanır ve diş görüntümüzün soluk sarımsı bir renk aldığını görürüz. Peki bu gibi durumda ne yapmak gerekir, hangi hallederde dişler beyazlatılmaladır, diş beyazlatma nasıl yapılır, diş estetiği nedir, gibi temel diş sorunları ve cevaplarını yazımızı okuyarak bilgi edinebilirsiniz..
Bleaching (Diş Beyazlatma) işlemi nedir ve nasıl yapılır?
Beyazlatma dişlerin yapısında (mine ve dentin tabakasında) oluşan renklenmeleri giderme işlemidir. Şu anda bilinen iki değişik beyazlatma yöntemi vardır. Bunlardan ilki hastanın kendi başına uygulayabileceği bir yöntemdir, aşamaları şöyledir:
- Hekimin ağızdan ölçü alıp, dişlerinizin üzerine takabileceğiniz ince lastik kalıpları hazırlatması,
- Hastanın kendisi için hazırlanmış özel kalıbın içerisine ilaç yerleştirerek bu kalıbı beyazlatılacak dişlerin üstüne günde en az 6 – 8 saat takması (tercihen uykuda),
- Tedavinin ortalama 1 – 4 hafta içinde sonlandırılması.
İkinci yöntem ise klinikte bir hekim tarafından yapılan beyazlatmadır ki aşağıdaki şekilde uygulanır:
- Ağartıcı ilaç bu işlem hakkında deneyimi olan bir hekim tarafından diş üzerine yerleştirilir.
- İlgili dişin üzerine beyaz renkli ışık kaynağı belli bir süre tutulur.
- İşlem bittiğinde sonuç hemen gözlenir.
Her iki yöntemde etkin olmasına rağmen tercih, renklenmenin derecesine, tedavinin ne kadar çabuk sonlandırılmak istendiğine ve hekimin görüşüne bağlıdır.
Dişlerde istenmeyen lekeler neden oluşur?
Bunun bir çok sebebi olabilir. En yaygın olanları; yaşlılık, dişleri boyayan maddelerin (kahve, çay, kola, sigara vb.) tüketimi, travmalar, eski protez, kaplamalar, dolgulardır. Dişlerin oluşumu boyunca kullanılan antibiyotik (tetracycline) veya aşırı florit tüketimi de dişlerde renklenmelere yol açabilir.
Bu durum dişin yapısından ileri gelebileceği gibi diş etkenlerin boyaması ile, gelişim çağında alınan antibiyotik ya da florür nedeni ile, yaşlılıkla, dişe gelen bir darbe nedeni ile de olabilir.
Bleaching (Beyazlatma) işlemi kimlere uygulanabilir?
Hemen hemen herkese! Ancak, tedavinin etkili olamayacağı bazı durumlar vardır. Dişhekiminiz tam bir ağız içi kontrol ve teşhisi ile dişlerin bu işlem için uygun olup olmadığını belirleyecektir. Dişleriniz sağlıklıysa daha beyaz ve doğal gülümseme için ideal bir çözümdür.
Bleaching (Diş Beyazlatma) işlemi zor ve zahmetli midir?
Hayır! Ağız sağlığı teknolojisindeki ilerlemeler sayesinde dişleriniz çok kısa bir sürede, güvenli ve etkin olarak beyazlatılabilmektedir.
Güvenli midir?
Evet! Yapılan araştırmalara göre, dişlerin beyazlatılması dişhekiminizin gözetimi altında yapılırsa son derece etkin ve güvenlidir. Dişler ve dişetleri hiçbir şekilde zarar görmez.
Uygulama süresi ne kadardır?
Genelde, ilk uygulamada beyazlama başlar. Ancak, ideal görüntüye ulaşmak için, uygulamanın 10 – 14 gün devam etmesi gerekir.
Dişler beyazladıktan sonra eski haline döner mi?
Dişler her zaman için eskisinden daha beyaz olacaktır. Ancak, hastaların alışkanlık ve ağız bakımına bağlı olarak yılda bir – iki kez pekiştirme tedavisi gerekebilir.
Özetle bu tedavinin başarılı olabilmesi için neler önemlidir?
- Kullanılan ilacın markası ve içerği
- Bu konuda deneyimli bir hekimin tedavisi altında olmanız
- İlacın kullanılma şekli ve tedavi süresi
Tedavi sırasında nelere katlanmak zorunda kalacağım?
Eğer sigara içiyorsanız lastik kalıp ağzınızda iken sigara içmemeniz (ev ağartması için geçerli). Tedavi’nin bitmesi ile ortadan kalkacak hafif sıcak-soğuk hassasiyeti..
Bleaching (Diş Beyazlatma) Yöntemleri
Diş beyazlatma (bleaching) metotları üç ana grupta toplanır:
1) Kimyasal Bleaching (Diş Beyazlatma)
2) Fototermal Bleaching (Diş Beyazlatma)
3) Fotokimyasal Bleaching (Diş Beyazlatma)
Kimyasal Bleaching (Diş Beyazlatma)
Bu teknikte, diş beyazlatıcı jel, özel olarak yapılmış diş kalıpları yardımıyla dişlere uygulanır. Ancak kimyasal diş beyazlatma tekniğinin diş minesine bir miktar olumsuz etkisinin olabileceği unutulmamalıdır. Çeşitli kozmetik ürünler arasında da satılabilen bu kimyasallar mutlaka bir dişhekimi gözetiminde kullanılmalıdır.
Fototermal Bleaching (Diş Beyazlatma)
Bu yöntemde de yine bir miktar özel bir jel kullanılır. Ancak önceki metottan farklı olarak yüksek enerjili özel bir ışın demeti yardımıyla uygulanır. Işık kaynağı bir seri LED veya diyot-lazer den oluşabilir. Yine bu yöntemde de muhtemel olumsuz etkilerin olabileceğinden mutlaka dişhekimi gözetiminde yapılmalıdır.
Fotokimyasal Bleaching (Diş Beyazlatma)
Bu diş beyazlatma yönteminde, beyazlatma jeli bir UV-lamba (mavi ışık) veya bir KTP lazeri (yeşil ışık) kullanılarak aktive edilir. Bu metodu diğerlerinden ayıran özellik ise kullanılan ışık kaynağının da ayrıca dişi beyazlatıcı etkisinin olmasıdır (foto oksidasyon). Bu uygulama, dişler üzerinde daha derin bir beyazlatma sağlar. UV-Işık kullanırken çevre dokular (dudaklar, dişetleri, dil vb.) muhtemel yanık yaralanmalarına karşı iyi korunmalıdır. KTP lazeri kullanırken ise yanma riski yoktur, ancak dişetleri beyazlatma jelinin sızıntılarına karşı korunmalıdır (gingiva block). KTP lazeri ile beyazlatmanın büyük bir avantajı da; geniş bilimsel araştırmalar sonucunda diş minesi üzerinde yan etkilerinin gözlenmemiş olmasıdır. Diş beyazlatma işlemi sonrasında yapılacak florid uygulaması diş minelerini güçlendirir ve çürümeleri önler.
Diş Beyazlatmada Lazer Teknolojisi:
Lazer nedir ve nasıl elde edilir?
Lazerler tek renkli, düz, yoğun, tek fazlı monokromik ışık üreten cihazlardır. Renkli olduğu gibi renksizde olabilir. Görünürlük dalga boyu ile ilgilidir. Bu dalga boyu ve gücü tıptaki kullanım alanını belirler.
Lazer yardımıyla, elektromanyetik dalgalar güçlenir ve hizalanır. Böylece, tedavi yapılacak bölgede kesici ve yakıcı etkiye sahip, yüksek enerjili bir ışık demeti elde edilir.
Lazerlerin kullanım alanları, sahip oldukları dalgaboylarına göre değişmektedir.
Farklı dalgaboylarında, tüm dokular, farklı soğurma oranlarına sahiptirler . Bu yüzden, lazer seçimi yapılacak işleme bağlıdır. Örneğin, KTP lazeri 532nm lik bir dalgaboyuna sahiptir. KTP lazer ışını, hemoglobin ve oksihemoglobin arafından yüksek oranlarda soğurulabildiği için küçük ve hassas cerrahi işlemler için çok uygundur.
Laserin çalışma prensibi: Dışarıdan ışık verme, elektrik akımı geçirmek suretiyle veya kimyasal bir yolla elde edilen enerji, ortamdaki atomlara ulaşır. Bunların bazıları bu enerjiyi emerler. Fazla enerji, atomları kararsız hale getirir. Kendisine bir foton çarpan, uyarılmış ve kararsız atom, fazla enerjiyi foton yayınlayarak verir. Fotonlar, benzer şekilde diğer fotonların yayılmasını sağlar. Uyarmalarla ortamdaki fotonlar daha da artar. Atomların hemen hemen hepsi, foton yaymaya başlayınca kuvvetlenen ışın demeti oluşur. Bu, laser ışınıdır. Laser ışınları yüksek frekanslı olduklarından güneş ışını özelliklerine sahiptir. Ancak laser ışınları tek frekanslıdır.
Beyazlatılan dişler ne kadar süre beyaz kalır?
Farklı diş beyazlatma (bleaching) metotlarıyla beyazlatılan dişler bir kaç yıl beyaz kalır. Fakat bu süre kişiden kişiye değişir. Yeme-içme alışkanlıkları, sigara ve fırçalama alışkanlığı dişlerin beyaz kalma süresini etkiler.
Şu unutulmamalıdır ki, bleaching her zaman istediğiniz beyazlığı sağlamayabilir. Beyazlama oranı dişlerinizin beyazlatma işlemi uygulanmadan önceki tonuna bağlıdır ve kişiden kişiye değişir. Bu yüzden diş hekiminiz ile beklentilerinizi önceden konuşmalısınız.
Diş Beyazlatma veya diş ağartma, diş hekimliğinde çokça uygulanan bir işlem olmasına rağmen aslına Estetik/ Kozmetik Diş Hekimliğinin alanıdır. Çok kimse beyaz dişlerle yapılan bir gülüşü çok çekici bulur. Genelde süt dişleri, erişkinlik dişlerinden daha beyazdır. Kişi yaşlandıkça dişlerinin rengi de zamanla daha koyulaşır. Bu koyulaşma diş minelerinin mineral yapısındaki değişimden kaynaklanır. Dişler ayrıca, bakteri pigmentleri ve tütün kullanımından kaynaklanan renklenmelere de maruz kalabilir.
Beyaz dişler, gençlikle özdeşleştirildiğinden estetik görünümlü olmak isteyen kişiler tarafından oldukça arzulanırlar. Ancak şunu belirtmeliyiz ki, abartılı bir beyazlık çoğu durumda estetik olmayabilir. Her zaman için yüz ve ağız yapınıza uygun düşen doğal ton daha estetik olacaktır.
Bebeklerin cildi, teni gelişim sürecinin başında olması sebebiyle oldukça hassastır, narindir. Bu yüzden özel olarak ilgi ve bakım gerektirir. Özellikle bebeğimizin cildi dışarıdan gelebilecek olan tehlikelere duyarlı ve az yağlı olduğu için tahrişlere ve mikroplara karşı açıktır. Zamanında doğan bebeklerde cildi kaplayan mumsu madde önemli bir koruyucu görevi görmektedir. Doğum süresi geçmiş bebeklerin cildi buruşuk olur. Bu nedenle doğumdan sonraki haftalarda pul pul dökülür.
Doğumu izleyen ilk günlerde ufak sivilceye benzeyen kırmızı döküntü bebeğin yüzünde ve vücudunda belirir. Bu durumda yapmanız gereken bebeğinizin cildinin temizliğine dikkat etmenizdir. Bu şekilde döküntülerin kısa sürede kaybolduğunu gözlemleyeceksiniz. Ancak her durumda doktorunuza başvurmanızda fayda vardır.
Bebeğinizin hassas cildini koruyun:
Giysilerini deterjan ile değil sabun tozlarıyla yıkayın. İyice durulayıp güneşte kurutmaya ve ütülemeye gayret edin. Altını sıkça değiştirerek cildinin idrar ile uzun süre teması etmesini önleyin. Uzun süre altını değiştirmediğiniz taktirde idrarla uzun süre temas eden cilt çatlayarak kanayabilir, üzerinde oluşabilecek bakteri ve mantarlar nedeniyle her idrar değdiğinde bebeğinizin canı yanabilir. Bu tip pişiklerin iyileşmesi uzun sürebilir, bu nedenle bebeğinizin altını her 2-3 saatte bir değiştirilmelisiniz. Altını her değiştirdiğinizde ılık suyla yıkayıp kurulamalı, havalandırmalı ve bebek yağı sürerek altını yeniden bağlamalısınız.
Bebeğinizi giydirirken, onun bizlerden daha fazla üşüyebileceğini hesap etmeli kendi giydiğinizden bir kat daha fazla giydirmelisiniz. Koltuk altlarında, kasıklarında ve boğumlu diğer bölgelerde bez, havlu giysi ya da terle sürtünme tahrişi oluşabileceğini unutmamalısınız. Bu nedenle bebeğinizi hava koşullarına uygun giydirmeli, terlemesini ve üşümesini engellemelisiniz.
1 yaşın altındaki bebeklerde cildi güneşten koruyan melanin adli doğal koruyucu yapılar oluşmadığı için bebeğinizi doğrudan gelen güneş ışığından korumanız gerekir ancak kemiklerinin gelişmesi için çok yararlı olan D vitaminini de yine güneşten alabilir. Bebeğinizin ellerine ve ayaklarına yüksek koruma faktörlü güneş bakım ürünleri sürerek, sahildeyseniz şemsiye altında güneşin yararlı ışınlarından faydalanmasını sağlamalısınız
Bebek bakımının en önemli noktalarından birisi olan alt temizliği ve bakımı nasıl ve ne zaman yapılır bugün bu konu hakkında sizlere bilgiler vereceğiz.
Bebeğin bezi ne zaman değişir, bebeklerin alt bakımı;
Bez Değiştirme Zamanı ;
Bebeğiniz ilk haftalarında idrar torbası küçük olduğu için sürekli altını ıslatacaktır. Bu nedenle her öğün sonrasında, sabahları uyandığında, gece uyumadan önce ve gece beslenmesinden sonra altını değiştirmenize ihtiyaç duyacaktır. Bu işi onun için eğlenceli bir hale getirebilirseniz sık sık yapacağınız bu işlem sırasında daha az zorlanırsınız. Yattığında görebileceği bir yerde asılı, dikkatini çekmeye başaran bir oyuncak siz altını değiştirerek ilgi odağı olacağından size fazla zorluk çıkartmayacaktır. Tüm bu işlemler sırasında 1 dakikalığına bile bebeğinizi yalnız bırakmanız kendisine zarar vermesine neden olabilir. Bebeğiniz büyüdükçe altının değiştirmesine daha az ihtiyaç duyacaktır.
Bebeğinizin Altını Değiştirirken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar;
Hijyen bebeğinizin altını değiştirirken en çok dikkat etmeniz gereken unsurdur. Bebeğinizi alt değiştirme minderine ya da geniş bir yüzeye pamuklu bir kumaşı ya da temiz bir havluyu serin. Kullanacağınız malzemeleri hazırlayın. Ellerinizi yıkayıp kuruladıktan sonra bebeğinizi hazırladığınız yere yatırın. Bebeğinizin altındaki bezin yanlarında bulunan bantları açıp çıkartın Islak pamuk, mendil ya da bezle altını temizleyin sonra da kurulayın. Eğer bebeğinizin poposu tahriş olmuşsa merhem ya da pudra sürerek rahatlatın. Altını yeniden bezlemek için bir elinizle bebeğinizin ayak bileklerini tutup poposunu havaya kaldırın ve temiz bezi yerleştirin. Bacaklarını aşağıya indirdikten sonra bezi bacaklarının arasından geçirerek beline kadar çekin ve karnının üzerinde düz şekle getirin. Bezin arka kısmını belinin ortasına getirip yanlarda bulunan bantları düzgün ve çok sıkı olmamasına dikkat ederek yapıştırın.
Bebeğinizin Dışkısı;
Bebeğinizin bezini açtığınızda değişik renklerde dışkılarla karşılaşabilirsiniz. Yeşilimsi siyah, yapışkan, katransı dışkıyı yalnızca ilk iki üç günde görebilirsiniz. Bu tip dışkı sindirim başlamadan önce bebeğinizin vücudundan atılır. Sadece ilk haftada gözlemlenen yeşilimsi kahverengi ya da açık yeşil renkli, topaklar içeren yarı sıvı dışkı ise sindirim sisteminin beslenmeyle uyumunu gösteren geçiş kakasıdır. Sarı renkli, hardalsı, içinde süt kesikleri olan sulu dışkı ise anne sütü ile beslenen bebeklerin dışkısıdır. Bebeğiniz mamayla besleniyorsa dışkısı açık kahverengi, katı ve kokulu olacaktır. Yeşil renkli dışkı genel olarak normaldir. Ancak bu uzun süre devam ederse bebeğinizi yetersiz beslediğinize işaret etmektedir. Bunların dışında görülen durumlar için mutlaka doktorunuza başvurmanız gerekir.
Google arama etiketleri:
| [ bebek malzemeleri, ] |
Bebek Emzirirken Nelere Dikkat Edilmeli?
Bebeğinizi besleyeceğiniz ortama dikkat etmelisiniz. Dikkatini dağıtacak, konsantre olmasını engelleyecek yerlerde değil, sizin de rahat hareket edebileceğiniz sakin bir yer tercih etmelisiniz. Bebeğiniz emmeye alıştığı zaman dilediğiniz yerde emzirebilirsiniz. Bebeğinizle aranızdaki duygusal bağ, duyacağı güven bu sırada gerçekleşecektir. Emzirmeye başlamadan önce göğsünüzün, ellerinizin temiz olduğundan emin olun. Bebeğinizi emzireceğiniz yerin sizin için de rahat olabileceğiniz bir yer olmasına özen gösterin. Aksi takdirde yorgun düşebilirsiniz. Bebeğinizin başının dirseğinizin iç tarafında ve yüzünün göğsünüzün hemen yanı başında olması gerekir. Oturduğunuz yerde sırtınızı ve kolunuzu dayayabilmeniz gerekir. Emzirdiğiniz sırada bebeğiniz yarı dikey pozisyonda başı ayaklarına göre daha yüksekte ve kolunuzun kıvrımında olmalıdır.
Bebeğinizin tüm vücudu size dönük olmalıdır. Başlangıçta meme ucunun tamamını ağzına alması için yardıma ihtiyacı olsa da göğsünüze yakın olduğunda içgüdüsel olarak yönelecektir. Emerken nefes almakta zorlanmaması için burnunun kapanmadığına dikkat etmeniz gerekir. Bebeğinizin doğru bir emme gerçekleştirip gerçekleştirmediğini şakak ve kulaklarındaki hareketlenmeden ve bir iki emmede bir çıkarttığı yutma sesinden anlayabilirsiniz.
İlk baştaki güçlü emme doydukça yavaşlar ve muhtemelen uykuya dalar ancak, hafif emmelere devam ederse hava yutup gaz sıkıntısı çekmesini engellemeniz gerekir. Bebeğiniz her emmeden sonra kendiliğinden geğirmeyebilir. Bu durumda gaz olma ihtimaline karşı hafifçe sırtına vurarak geğirmesi sağlayabilirsiniz. Biraz süt çıkartabilir ancak bu oburca emdiği fazla süttür.
Bebeğinizin karnını doyurup gazını çıkarttıktan sonra meme uçlarınızı temiz bir mendil ile silip kurulayabilirsiniz. Eğer emzirme tamamlandıktan sonra da göğsünüzden süt gelmeye devam ediyorsa göğüs uçlarınıza göğüs pedi koymalı, ıslandıkça da mutlaka kurusuyla değiştirmelisiniz.
Göğüsleriniz Doluysa ;
Bebeğinizi uygun olduğunuz sürece, sık sık emzirmelisiniz. Ancak bebeğiniz emmek istemiyorsa göğüslerinizde oluşabilecek gerilimi azaltabilmek için sütünüzü sağmalısınız. İsterseniz sütünüzün akmasını sağlamak için sıcak bir duş alabilir ya da 15 dakika boyunca kaynamış sıcak su kompresleri yapabilirsiniz. Eğer emzirme sırasında aşırı ağrı çekiyorsanız sütünüzü sağdıktan sonra bebeğinize verebilirsiniz.
Acele Emmeye Çalışan Bebek (Obur Bebek);
Bebeğiniz kaçmanızdan korkarcasına panikle emiyorsa acele ettiği için bol bol havayı da sütle birlikte yutacak bu yüzden de tıkanacak, hapşıracak ve öksürecektir. Sonrasında da geğirerek emdiklerini çıkaracaktır. Eğer bebeğiniz bu oburluk göstergelerini sergiliyorsa sorun yaşamaması için ara ara emzirmesini durdurup geğirmesini sağlamalı, ardından beslemeye devam etmelisiniz.
Göğüsleri İşaretlemek;
Bebeğiniz dünyaya geldikten sonraki iki hafta boyunca her iki göğüsten de emzirmek gereklidir. Bu süre sütünüzün salgılanmaya başlaması ve düzene gireceği süredir. Bu süreden sonra göğüslerinizden gelen süt akışı düzene oturacağı için bir öğünde birinden ikinci öğünde diğerinden emzirebilirsiniz. Her iki göğsünüzden de süt vermeye alıştırırsanız ihtiyaç duyduğunuzda birini dinlendirebilir, oluşacak çatlak riskini azaltabilirsiniz. Eğer sütünüz az ise bebeğinizin iyice beslenmesini sağlayabilmek için ikisinden de emzirmeniz gerekebilir. Her seferinde bir başka göğüsten başlamayı unutmamak için sutyeninize işaret koyabilir ya da emzirmek için özel yapılmış sutyenin işaretleme sisteminden yararlanabilirsiniz. Eğer bir göğsünüzden daha fazla süt geliyorsa emzirmeye az geleninden başlamanız bu göğüsün daha fazla uyarılmasını sağlayabileceği için verimliliğini artırmak için faydalı olacaktır.
Emzirme Süresi ;
Bebeğinizin emme süresi emzirdiğiniz saate göre değişiklik gösterebilir. Bebeğiniz ihtiyacı olan sütün yüzde doksanını ilk beş dakikada içinde emecektir. Ancak emme ihtiyacını tatmin etmek için emmeye devam edebilir ve bu süre ortalama olarak 20 dakikayı bulur. Bebeğiniz emmeye ara verip, sizinle oynuyor, etrafa gülücükler atıp düşüncelere dalıyorsa bebeğinizin keyfi yerinde demektir.
Emzirme Yöntemleri;
Bebeğinizi emzirmek sabır ve uğraş ister. Eğer emzirecekseniz bunu göze almanız ve bebeğiniz için en faydalı gıdanın anne sütü olduğunu unutmamanız gerekir. Emzirmeniz aranızdaki bağı kuvvetlendireceği gibi sağlığı için de oldukça faydalıdır. Bebeğinizi tam olarak doyuracak sütün gelmesi belli bir zaman alabilir. Sütünüzün ne zaman tam olarak geleceğini bilemezsiniz. Bunun için endişelenmeyin. Sütünüzden önce ‘’colostrum’’ (ağız sütü) olarak adlandırılan kıvamlı, koyu, sarı renkte, az yağlı, bol proteinli ve antikorlu bir sıvı gelecektir. Yüksek besleyici niteliğe ve antikor açısından zengin bir yapıya sahip olan bu sıvı çok uyuduğu için pek fazla acıkmayan bebeğiniz için yeterli olacaktır. İlerleyen günlerde bebeğinizi düzenli olarak emzirdiğiniz takdirde sütünüz çoğalacaktır. Göğüsten emzirmede bebeğinizin ne kadar süt emdiğini biberonda olduğu gibi bilmeniz mümkün değildir. Bu nedenle bebeğinizin yeterli beslenip beslenmediğini iyi takip etmeniz, yeterli beslenemediğini düşünüyorsanız doktorunuza danışmanız gerekir.
Bebeğimizin sağlıklı gelişimi için beslenme çok önemlidir. Peki bebeğimiz doğumunda itibaren hangi besinlerle ne kadar beslenmeli? Bebeğimizi beslerken nelere dikkat etmeliyiz? Bugün bu konuları hakkında bilgiler sunacağız sizlere..
Ay Ay Bebeğinizin Beslenmesi Nasıl Olmalı;
Bebeğiniz için en önemli ve uygun besin anne sütüdür. Özellikle ilk 6 ay anne sütü bebeğin tüm besin ihtiyacını tamamen karşılar. Normal şartlar devam ettiği sürece başka hiçbir ek bir besine ihtiyaç duyulmaz. Ek gıdalara 6. aydan sonra başlanmalıdır. Bebeğinize yalnızca anne sütüyle beslendiği dönemde su vermenize gerek yoktur. İshal gibi mutlaka su verilmesi gereken bir durum olursa verdiğiniz su mutlaka öncesinde kaynatılmış olmalıdır. Bebeğinizi mümkünse 2 yaşına gelene kadar emzirmelisiniz.
Elma ve/veya şeftali püresi, pirinç unu ile hazırlanmış muhallebi, yoğurt, sebze püresi ilk başlanacak ek besinlerdir. Alerji yapma riski olan turunçgiller, yumurta, ekmek, balık ve et bebeğinize vereceğiniz ilk besinler arasında yer almaz.
Sebze püresini başlangıçta havuç, patates, pirinç ve yağ ekleyerek hazırlamalısınız. Zaman içinde maydanoz, kabak, ıspanak, kereviz, karnabahar gibi sebzeler ekleyebilirsiniz. Pırasa ve taze fasulye gibi sebzeler, püre haline getirilmeleri zor olduğu için erken dönemde sebze püresinde kullanılmayabilir. Bekletilme süresine bağlı olarak sebzelerde vitamin kaybı olduğu için sebze püresini günlük hazırlamanız ve tüketmeniz önemlidir. Patlıcan vitamin ve mineral içermediğinden bebeğiniz için uygun bir besin değildir.
6-12 aylar arasında bebeğinizin demir gereksinimi artar. Bu nedenle ek besinlerin içeriğinin demirden zengin olmasına dikkat etmelisiniz. Demirden zengin ve demir yararlanımı yüksek besinler karaciğer, kırmızı et, tavuk etinin beyaz olmayan kısımları ile demirden zenginleştirilmiş tahıllı bebek mamalarıdır. Yumurta sarısı, kuru baklagiller demirden zengindir ancak emilimi düşüktür. Bunlarda var olan demirden yararlanmak için, C vitamininden zengin domates, turunçgiller, sivri biber gibi besinlerle birlikte hazırlanmalıdır. Yeşil yapraklı sebzeler de iyi demir kaynaklarıdır.
İlk 6 ay sadece anne sütü
6. ayı dolunca:
- Anne sütü
- Yoğurt (ilk başlanacak ek gıda)
- Meyve püresi
- Pirinç unu
7. ayı dolunca:
- Anne sütü
- Yumurta sarısı (Azdan başlayıp bir hafta içinde tama çıkılır.)
- Meyve püresi
- Yoğurt
- Et (tavuk eti, dana eti)
- Sebze püresi veya sebze çorba
- Pekmez
8. ayı dolunca:
- Anne sütü
- Kıymalı, sebzeli hafif ezilmiş ev yemekleri
- Kahvaltıda tam yumurta veya pastörize peynir (tuzu alınmış)
- Kurubaklagil (Kuru fasülye, nohut, mercimek) çorbaları veya ezmeleri
- Meyve suyu veya meyve püresi
- Pekmez
- Yoğurt
9. ayı dolunca:
Artık aile sofrasına, çocuğa uygun kaşık, çatal kullanarak oturabilir. Ancak
günlük menüsünde aşağıdakiler mutlaka olmalıdır.
- Anne sütü
- Ev yemekleri
- Tarhana, mercimek çorbası, unlu ve yoğurtlu çorbalar
- Yoğurt
- Pastörize peynir
- Yumurta – Etler (tavuk eti, balık eti, dana eti)
- Taze meyve veya meyve suyu
Anne Sütü Alamayan Bebeğin Beslenmesi Nasıl olmalı;
Bebeğiniz doğum kilosunun iki katına ulaştığında, günde yaklaşık 1 litreden fazla mama tüketiyorsa, üç saatten daha sık aralıklarla besleniyorsa ve açlığa bağlı sürekli huzursuzluğu varsa katı besinlere geçiş için hazırdır. Altıncı aydan önce verilen ek besinlerin az posa bırakan, glütensiz ve püre kıvamında olmasına özen göstermelisiniz. Glüten buğday, yulaf, çavdar ve arpada bulunur. Bu nedenle bunlardan elde edilen tahılları ilk 6 ayda kullanmamalısınız.
Besleyici değeri düşük nişasta da bebeğinizin beslenmesinde yer almamalıdır. Pirinç unundan yapılmış muhallebi, yoğurt, meyve ve sebze püresi bebeğinize ilk vereceğiniz ek besinlerdir. 6 ay’dan sonra bebeğinizin beslenme şekli belirtilen beslenme tablosuna uygun olarak devam etmelidir.
Bebeğiniz 1 yaşına geldiğinde yemekleri iyotlu tuz (ailede herkesin yediği yemekler) ile pişirilmelidir. Tuzu yemek piştikten sonra koymalısınız. İlk 12 ayda, bebeğinizin günlük süt gereksiniminin tümünü inek sütü ile karşılamanız önerilmez. Çünkü bu dönemde, barsak geçirgenliği fazladır. Dolayısıyla inek sütü alerjisi diğer dönemlere göre daha sıktır. İnek sütünün, yoğurt ya da muhallebi biçiminde tüketilmesi sindirim sistemi için daha az sorun oluşturmaktadır.
Beslenmenin yeterliliği, bebeğinizin ayına uygun gereken kiloyu almasıyla anlaşılır. Bu nedenle bebeğinizi düzenli aralıklarla sağlık kontrollerine götürmelisiniz.
Anne sütünü saklama koşulları: Sağılan anne sütü temiz bir cam kapta (kapağı ve cam şişesi 5 dakika süreyle kaynatılmış) oda ısısında 6 saat, buzdolabında 24 saat saklanabilir. Gerektiği zaman anne sütünün bulunduğu cam kap, sıcak bir su içine konularak ısıtılıp bebeğe verilebilir.
Bebeğinize Ek Besinler Verirken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar;
- Ek besinler verirken emzirmeye mutlaka devam etmelisiniz.
- Besinin bebeğinizin boğazına kaçmasını önleyebilmek için başının altına yastık koyarak
yarı oturur pozisyona getirmelisiniz. - Ek besinleri bebeğinize tatlı kaşığı ya da fincan ile vermeli, biberon kullanmamalısınız.
- Ek beslenmeye her zaman tek bir gıda çeşidi ile başlamalısınız. İlk kez verdiğiniz diğer gıdalara en az üç gün, tercihen yedi gün arayla başlamalısınız. Böylece bebeğinizin yeni besine alışması için zaman tanımış olur ve alerjik reaksiyon gelişirse hangi besinden kaynaklandığını anlayabilirsiniz.
- Bebeğiniz ek besin aldıktan sonra alerjik reaksiyon gösterirse besini kesmeli, mutlaka doktorunuza danışmalısınız.
- Yeni bir besine başlarken bebeğinizin aç olmasına dikkat etmelisiniz. Bebeğinizi istemediği besinleri yemesi için zorlamamalı, aradan vakit geçtikten sonra yeniden denemeli ya da sevdiği başka bir besin ile karıştırarak şansınızı denemelisiniz.
- Bebeğiniz için hazırladığınız ek gıdaların her zaman taze olmasına, hazırlarken hijyenik koşullara dikkat etmelisiniz.
- Dondurulmuş yiyeceklerden, katkı maddesi içeren hazır besinlerden, kızartmalardan ve konserve gıdalardan kaçınmalısınız.
- Yemeklere tuz ve şeker eklememeli, acı ve baharat koymamalısınız.
12. aydan itibaren bebeğinize özel bir besin hazırlamanıza gerek yoktur. Ailenin diğer üyeleri için hazırlanan besinler, bebeğiniz için de uygundur.
Bebeğinize 2 aydan önce verilmesi tavsiye edilmeyen ürünler, besinler;
- Az pişmiş yumurta,
- Çiğ yumurtadan yapılan mayonez, dondurma,
- Hazır pişmiş tavuk,
- Pastörize sütten yapılmamış peynir,
- Midye.
Bebeklerin Farklı Aylarda Tüketebilecekleri Besinler;
- 0-6 ay emme yutma becerileri ön planda / sıvı besinler,
- 4-7 ay öğürme refleksi dil arkasına kayar / püre kıvamında besinler,
- 7-12 ay ısırma çiğneme, dilin yan hareketlerinde gelişme ve besinlerin öne itilmesi hareketleri / ezilmiş ve parçalanmış besinler,
- 12-24 ay döndürme tarzında çiğneme hareketi / erişkin tip beslenme.
Google arama etiketleri:
| [ dengeli beslenme posteri, ] |
Çocuklarda tuvalet eğitimi, tuvalet alışkanlığının kazanılması ve eğitimi, çocuk yetiştirme ve onu psikolojik olarak hayata yaşama kazandırma aşamasında çok önemli bir yere sahiptir. Zira bu alışkanlığı zamanında kazandırmayan aileler ileri yaşlarında pek çok problemle karşı karşıya kalabilmektedir.
İşte bugün sizlere çocuklara küçük yaşta tuvalet eğitimi ve alışkanlık kazandırmanın önemini, neler yapılması gerektiğini, hangi uygulamalar ile bu alışkanlığın kazandırılabilceğini anlatmaya çalışacağız..
ÇOCUKLARDA TUVALET EĞİTİMİ VE ALIŞKANLIK EDİNİLMESİ
Anne ve babaların çocuklarına tuvalet alışkanlığını öğretirken dikkat etmesi gereken hususlar ve eğitim süreci boyunca yapması gereken davranışlar.
Uykudan önce anne ve babalar tuvalet eğitimi verecekleri çocuklarına sıvı gıdalar vermemeleri bu açıdan faydalı olacaktır. Uykudan önce çocuklar sıvı tüketimi yapmamalarına daha özen göstermeleri gerekmektedir. Uyumadan önce çocuklar tuvalet ihtiyaçlarını gidermelidirler ve ebeveynler çocukları gece belli saatlerde tuvalete kaldırmalıdırlar. Örneğin; çocuğu her 4 saatte bir tuvalete kaldırdığımızda tam anlamıyla uyanık olduğundan emin olup tuvaletini yaptırmalıyız.
TUVALET EĞİTİMİNDE DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER
-Çocuk tuvalet ihtiyacını gidermeye hazır olmadığı sürece onu tuvalete alıştıramayacağı gerçeği bilinmeli ve aile çocuğunun buna hazır olduğunu hissettiği anda bu eğitime başlanmalıdır.
-Aile çocuğuyla arasının iyi olmasına ve onunla iyi anlaşmaya özen gösterilmelidir.
-Tuvalete alışmak çocuk için kolay bir şey değildir. Bunu ailede bilmeli ve çocuğa baskı yapmamalıdır.
– Çocuğu tuvalete alıştırma denemelerinde hiçbir sonuç alınamaması durumunda bu eğitimin çocuk için erken olduğunu anlamalıyız. Çocuğu tuvalete karşı soğutmamalı kısa bir süreliğine bu işten vazgeçilmelidir.
ÇOCUĞU TUVALETE TEŞVİK ETMELİ
-Çocuğun tuvalete alıştırılamadığı durumlarda farklı çözüm yolları aranmalı ona tuvaleti sevdirecek şeyler bulmalı örneğin; değişik hazır tuvaletler veya sevimli desenli iç çamaşırları gibi
-Çocuğun büyüdüğünü kendisine inandırmalı ve onun bir birey olduğunu bir abi veya artık bir abla olduğuna inandırmalı artık beze ihtiyacının kalmadığını vurgulayıp onu bu duruma karşı sıcak bir yaklaşımla ikna etmeye çalışılmalıdır.
– Eğitime başlandığı sırada ailede veya çocuğun çevresinde yaşıtı bi insan varsa onun davranışlarından çocukta kötü etkilenebilmektedir. Bu çocuk için olumsuz olabilmektedir. Örneğin çocuğun kreşteki arkadaşları gibi…
TUVALET EĞİTİMİ VE ANNENİN ÇOCUĞA TUVALETİ SEVDİRME YÖNTEMLERİ
-Anne çocuğun hangi saatler içerisinde tuvalet ihtiyacını giderdiğini tespit etmeli ve ne kadar tuvalette kaldığını öğrenmelidir
-Çocuğu tuvalete teşvik ederken ona eşlik etmeli eğer çocuk tuvaletten korkuyorsa çıkana kadar onunla birlikte olmalı yanında olduğunu ona hissettirmelisiniz. Çocuk eğer korkmuyorsa yalnız kendi işlerini yapmaya onu özendirmelisiniz. Örneğin tuvalete yalnız gitmeyi ellerini kendi başına yıkamak gibi ona bu konuda sorumluluklar yüklemelisiniz.
-Bu aşamalardan sonra çocuğunuzun yaptığı çabalar ve gayretler neticesinde onu ödüllendirmeli ve mutlu etmelisiniz.
– Yaptığı davranış karşısında çocuğunuzu övmeli ve kendine güven duygusunu aşılamalısınız.
Bebek ve Çocuklarınız için Tuvalet Eğitiminde 10 Altın Kural
1. Lazımlık satın alın.
Rahat ve sevimli bir lazımlık alın. Eğlence gibi göstererek oturtun. Banyo öncesi, ilk deneme için uygun bir zamandır. Ne işe yaradığını anlatın.
2. Lazımlığın yeri hep aynı olsun
İhtiyacı olduğunda nerede olduğunu bilmesi açısından lazımlığın yeri hep aynı olsun. Gün boyunca birkaç kez oturtun ve ne beklediğinizi anlatın. Sabırlı olun.
3. Bezini çıkarın
Bezini neden çıkarttığınızı ve lazımlığın ne işe yaradığını bıkmadan ona anlatın. Bazı kazalar yaşayabilirsiniz, istikrarlı olun.
4. Sorun
Sakince lazımlık ya da tuvaleti kullanmak isteyip istemediğini sorun. Sakın üstüne gitmeyin. İnatlaşıp altına yapmasına izin vermeyin.
5. Doğru zamanı kollayın
Kimi çocukların düzenli tuvalet saatleri olur. Bu saatler geldiğinde hemen lazımlığa oturtun. Tuvaleti geldiğini anladığınız hareketlerden sonra hemen eyleme geçin ve oturtun.
6. Tuvalete oturtmaya başlayın
çocuğunuz artık lazımlığa oturmaya alıştıysa, tuvalete de oturtabilirsiniz. Onu tuvalete oturtma konusunda cesaretlendirin. çocuklar için özel klozet koltuklarından satın alın.
7. Her şeye hazırlıklı olun
Dışarı çıkmadan önce tuvalete gidilmesi gerektiğini öğretin. Sizinle inatlaşabilir, yine de sabredin.
8. Özel külotlardan alın
Dışarıdayken ne olacak diye panik yapmayın. Alıştırma külotlarını kullanmaya başlamanın tam zamanıdır. Onu giydirin ve dışarı çıkın.
9. Baskı yapmayın
Lazımlık ya da tuvalet arasındaki seçimi ona bırakın. İlk başta lazımlığa yapmasında fayda var. Tuvalete geçmesi için baskı yapmayın.
10. Bezlere elvada
Artık bez kullanmayacağınızı, bezleri küçük bebeklere verebileceğinizi eğlenceli bir şekilde anlatın. Geceleri alıştırma külotu ile yatmasını sağlayın. Unutmayın, sabır bu işin anahtarı.
Sonuç alamadıysanız ne olacak?
önemli olan, bu eğitimin anne-çocuk arasında güç savaşına dönmemesi. Eğitimin olumsuzlukla sonuçlanmasının tek nedeni, çocuğun duygusal olarak tuvalet eğitimine hazır olmamasıdır. Tuvalet eğitimi geri dönüşlüdür. İki ileri – bir geri işler. İlk basamak biraz zordur, bunu bilerek hareket etmelisiniz. çocuğunuz hastalanırsa, bu eğitim geri tepebilir ve hasta olduğu zaman buna ara vermeniz daha doğru olacaktır. çocuğunuz tüm denemelere rağmen tepki gösteriyor, strese giriyor ve sizinle inatlaşıyorsa eğitime ara verin ve bir ay sonra tekrar kararlı bir şekilde başlayın.
ÇOCUKTA TEMİZLİK EĞİTİMİNİN ÖNEMİ
Tuvalet eğitimi öncesi ve sonrasında da çocuğun temizliğine önem verilmeli ona verdiğiniz tuvalet eğitimiyle beraber temizlik konusunda da eğitmelisiniz. Tuvalet ihtiyacını gidermek ve tuvalet sonrası temizlik eğitimle kazandırılacak bir alışkanlık ve yöntemdir. Örneğin; sifonu çekmek, tuvalet kağıdı kullanmak, tuvalet öncesi ve sonrası elleri yıkamak bunlar çocuğun eğitilerek kazandırılacağı alışkanlıklar arasındadır. Çocuklar su ve suyla oynamayı su şakalarını sevmektedir. Bunu zevkli bir hale getirmeli ve beraberinde sabunla da oynamaya teşvik edip el yıkama yöntemini de çocuğa aşılayabilirsiniz.
Çocuklar tuvalet eğitimini 4-6 yıl içerisinde kapmaktadırlar. Bu aileler için bazen uğraştırıcı yorucu bir hal alabilir. Bunun için aileler sabırlı ve özverili olmalıdırlar.
Çocuğunuzun tuvalet eğitimine başlamadan önce onun buna hazır olup olmadığından emin olmanız gerekmektedir. Eğer çocuk kendisini baskı altında hissederse ve aile baskı yaparsa bu çocuğu kötü etkiler. Ailenin tuvalet eğitiminde çocuklarına karşı anlayışlı olması gerekmektedir. Çocuğa baskı yapılmamalıdır. Eğer çocuk ona baskı yapıldığını hissederse eğitime karşı soğuk olabilir. Korkutma ve ceza yöntemleriyle bazı aileler çocuklarına bu tarz yaklaşımlarda bulunup çocuğu korkutmaktadır. Bazıları da çocuğu tehdit etmektedirler. Bu yöntemler çocuk açısından ve eğitim açısından desteklenmemekte ve bu çocuğun eğitimini kötü etkilemektedir.
Google arama etiketleri:
| [ çoçuklarda tuvalet alıştırma video, ] |
Magnezyum insan vücudunun ihtiyaç duyduğu önemli minerallerden birisidir. İnsan vücudunda %0.05 magnezyum bulunur. Buda ortalama bir insanda 35 gr’a karşılık gelir. Kanın litresinde 1.6-2.1 miliekivalan magnezyum bulunur. Magnezyum insan vücuduna kalsiyumun kullanımı, kalp fonksiyonları, kan basıncı, enerji üretimi, dinlenerek uyumaya yardım etmede gereklidir.Eğer vücutta magnezyum eksikliği varsa, kasları kalsiyum istila edip kramplara/seğirmelere neden olabilir. Beslenme düzeninde kalsiyum, magnezyum, sodyum ya da potasyum eksikliği bacak kramplarına sebep olabilmektedir. Terlendiğinde vücutta depolanan bu mineral kullanılmaya başlar. Araştırmacılar kalp krizi kurbanlarının genellikle kanında ve kalp kaslarında magnezyum azlığını tespit etmişlerdir.
Magnezyum eksikliği:
İştahsızlık, bulantı, kusma, astım, kalp tutukluluğu, kronik yorgunluk, kaslarda kasılma ve gerilmeler, uykusuzluk, asabiyet, sindirim azlığı, solunum bozuklukları, hızlı kalp atışları ve kuşatılmadır.
Magnezyum Eksikliği Neden Olur?
Magnezyum eksikliği genellikle yaşlı kişilerde, beslenme bozukluğunda, alkol kullanımı ve idrar söktürücü ilaç kullanan kişilerde meydana gelir.
Karaciğer ve böbrek rahatsızlıkları, sindirim sistemindeki emilim proplemleri, ameliyatlar, pankreas iltihabı, diyabet magnezyum yetersizliğine neden olur.
Stres, sigara, fazla alkol tüketimi, hamilelik, emzirme, hastalıklardan sonraki iyileşme dönemleri ve ağır egzersizlerde vücudun magnezyum gereksinimi artar.
Magnezyum Eksikliğinin Belirtileri
Magnezyum eksikliğinde ise, halsizlik, yorgunluk, sinirlilik, uyuşukluk, dalgınlık, iştahsızlık, uyku bozuklukları, depresyon, göz kararması, kas krampları- kasılmaları, kas seğirmeleri ve titremeleri, sinirsel bağırsak rahatsızlıkları, tansiyonun yükselmesi, kalp ritminde bozulmalar ve koroner spazm gibi belirtiler oluşabilir.
Magnezyum birçok kimyasal reaksiyonlar için gerekli olan temel bir mineraldir. Enerji üretimini tetikleyen enzimler magnezyuma bağımlıdırlar ve eksikliği kronik enerji eksikliği sonucunu doğurabilir.
Magnezyumun aynı zamanda kramplar, astım, böbrek taşları, diyabet, yüksek kan basıncı, migren ve tansiyon baş ağrıları, adet öncesi gerginlik ve osteoporozis dâhil birçok rahatsızlığa iyi geldiği bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
Bu yüzden magnezyum noksanlığı sağlığımızı birçok yönden etkiler. Yüksek düzeydeki magnezyum eksikliği ise ölümle sonuçlabilecek ciddi bir durumdur.
Ayrıca magnezyum potasyum fosfor kalsiyum ve C vitamininin vücutta daha iyi bir biçimde değerlendirilmesini de sağlar.
Magnezyum Eksikliğinde Neler Olur?
• Çok sayıda çalışma magnezyum eksikliği ile depresyon arasında bağlantı kurmuştur.
• Anksiyete veya başka sinir bozukluğu olan kişiler ve ADD ‘li (Dikkat Eksikliği Bozukluğu) ve ADHD ‘li (Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu) çocuklar önemli magnezyum eksiklikleri göstermektedirler. Yakın geçmişte bir çalışmada, ADHD bozukluğu olan 6 ay süreyle magnezyum takviyesi kullanan çocuklar hiperaktivite belirtilerinde önemli azalma göstermişlerdir.
• Eksikliği iştahsızlık, kalp çarpıntıları-kalp ritim bozukluğu, konsantrasyon eksikliği, mide bağırsak krampları, depresyon-Anksiyete durumları, adet öncesi gerilimi gibi sorunlara yol açar.
• Sporcular, şeker hastaları, stresli durumlar, sigara içenler, alkol kullanlar, hamile ve emziren bayanların magnezyuma ihtiyaçları daha da artar.
• Aşırı alkol alan kişilerde magnezyum eksikliğine bağlı kalp rahatsızlıkları daha çok görülür. Alkol magnezyum mineralinin böbrekten atılımını fazlalaştırır. Ayrıca magnezyum eksikliği kanın pıhtılaşmasını fazlalaştırır.
• Hamilelikte magnezyum eksikliği rahim kasılmalarını arttırarak erken doğum olasılığını artırır. Yeni doğmuş bebekte magnezyum yetersizliği bebeğin ısı kaybetmesine ve ani bebek ölümü sendromuna neden olabilir.
• Magnezyumun aşırı eksikliği sinir sisteminde bozukluklara yol açar.
• Kas kasılmasını ve karbonhidratların enerjiye dönüşümünü kontrol ettiği için bu mineral sporcular için de özel bir önem taşır. Magnezyum eksikliğinde egzersiz sonucu çabuk yorulma, ağır kas krampları ve spazmları görülebilir. Bazı araştırmalar fazla oranda magnezyum kaybının ve magnezyum eksikliğinin ani sporcu ölümleriyle bağlantılı olabileceğini düşündürtmektedir.
Hangi Bitki ve Besinlerde Magnezyum Bulunur?
Koyu yeşil sebzeler, rafine edilmemiş tahıllar, tam tahıllı ekmek, fındık, fıstık, badem, susam, muz, maden suyu, soya fasulyesi, kuru yemişler, kuru baklagiller magnezyum içeren besinlerdir. Yiyecekler yoluyla alınmasının güç oldugu ciddi magnezyum eksikliklerinde hekim önerisiyle magnezyum takviyeleri alınması gerekir.
Günlük Magnezyum İhtiyacı Ne Kadar?
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Alman Beslenme Birliği’ne (DGE) göre günlük magnezyum gereksinimi 300 mg’dır.
Google arama etiketleri:
| [ mehmet yaslan kanser tedavisi, mehmet yaslan tedavi, ] |



